16 Şubat 2014 Pazar

12- Yine kış



 Günler, haftaları, haftalar ayları, aylar seneleri takip ettikçe Balattaki yaşantımızda değişen çok az şeyler oldu. Yine sıcak yazlar, güzel parlak bazen yağmurlu baharları takıp eden kışlar, kara kışlar. Böyle karlı kışlı bir sene yine bizler herzeminki gibi paltolar, kazaklar, vapur ve sandallarla okula gidip gelirken aniden başlayan bir tipi ile zar zor okul kapısını yakaladık.  İçimden Tanrım bu günde okula gelmeseydik olmaz mı idi? Bu gibi günlerde okulun ön tarafındaki büyük demir kapısından gireriz, ne imiş çocuklar bahçede ıslanıp üşümesinler. Giriş kapısı çok büyük bir hole açılıyor tavanı görmek için kafanı ta geriye atman lazım, yüksek. Hol doldukça çocukların patırtı sesleri çoğalıyor. Çıkan mermer merdivenlerin ortasında heykel gibi elinde ince sopasını paltosunun yan tarafına hafifçe sallayıp vuran zır suratlı öğretmen arada bir ağzına düdüğü götürüp dat dat ötürüp sözde asayişi elde etmeğe bakıyor. Kapalı yerde olmamıza rağmen soğuk, çok soğuk... En nihayet öğretmen elindeki saate bakıp diğer elindeki çıngırağı sallar bir sessizlik olur. Herkes kendi eşini elinden tutar, sıralar yapılır. Bugün pazartesi sabahı İstiklal Marşı söylenip sınıflara çıkacağız. Soğuk belimizi büktü, bunsuz olmaz der KORKMA SÖNMEZ BU ŞAFAKLARDA GÜZEL AL SANCAK. Kimimiz hafif hafif öksürüyor, kimimiz burnundan akan hafif sümüğünü sessizce geri çeker, en nihayet kazasız belasız İstiklal Marşı da biter ve sınıfların yolunu alırken yanımdaki küçük kardeşimin yüzü beyaz ve titrediğini hissetim. İçim rahat değil, taki sınıfının içine girmesine kadar onu takip ettim, bekledim, ne kadar olsa o bana emanet, o benim sevgili küçük kardeşim. Sınıfa girdiğimde halen sınıfın odun sobası yanmasına rağmen soğuk olduğu ve dışarıda lapa lapa kar yağdığı görülüyordu. Paltoyu çıkarmasak siyah önlük, beyaz yaka kıyafetini göstermesek olmadığı gibi bu Allah’ın soğuk sabahında bir de dik dur ve başla TÜRKÜM, DOĞRUYUM, ÇALIŞKANIM. Bunda kimin şüphesi var Allah inandırsın...

Zaman ilerledikçe sınıf, gerek biz çocukların nefesleri ve yanan sobanın ısısı ile ısındıkça pencere camları buharlaşır ancak ağaç dallarının gölgeleri görülür. Ders araları geçer, öğlen yemek paydosunda sepetteki sefer tasındaki yemekleri soğuk yemekhanede ısıtmak için sıraya girdiğimde kardeşimin masada uyuya kaldığını görünce yemekten vaz geçip yanına gidip oturdum. Saatlerin nasıl geçtiğini bilmiyorum, gün bitip zil çaldığında kardeşimi tuttuğum gibi Hasköy vapur iskelesine zor vardık. Hava zehir gibi soğuk yerler su dolu. İskeleye varıncaya kadar ne ayakkabı ne çorap kaldı. Palto ıslanmış ağırlaşmış,  elimde sepet sırtımda çanta, diğer elimde güçlükle yürüyen küçük zavallı öksüren kardeşim. Tanrım sana karşı ne günah ettik ki bize bu günü münasip gördün??? Vapur Haliç, Balat İskelesi yağmur, çamur rüzgâr soğuk nihayet evin kapısına gelebildik. Merdivenlerden çıkarken annem kardeşimin öksürüklerini işitmiş olacak ki hemen bizi yarı merdivenlerde karşılar ve kardeşimi kucağına alır bağrına basa, basa eve çıkar. Ne kadar mutluyum, en nihayet sıcak evimize ulaştık anamdayız...

Kardeşim ateş içinde halsiz, öksürüyor. Babam geldiğinde durumun ciddi olduğuna karar verip Dr Leviye giderler. Döndüklerinde annem üzgün, harap, ağlar, sızlar teşhis zatürre, korkulu bir
Teşhis, ilaçları yapmak için babam Milli Sineması karşısındaki Negri eczanesine gidip hem ilaç hem de kardeşi olan iğneci Jak’ı iğne yapması için eve getirir. Tedavi evde devam eder.
Sabahına soğuk yine aynı soğuk, kar aynı kar, çamur dolu yollar aynı yollar, ben de yalnız elimde sepetim, sırtımda paltom ve sırt okul çantam çıktım yola. Neyi düşüneyim ders yapmadığımı mı? Kardeşimi hasta bıraktığımı mı? Havanın berbatlığın mı? Canımın hiç okula gitmek istemediğimi? Böyle iken her günkü gibi yine sınıftayım. Yine Doğruyum, Çalışkanım devam derken ders programında jimnastik! Bu havada tabii ki bu çocuklar bahçeye çıkarılmaz. Ne yazık ki jimnastik öğretmeni SAĞLAM KAFA SAĞLAM VÜCUTTA prensibini benimseyen bir tip


Haydi, her şeyi çıkar siyah evde dikilmiş jimnastik şortunu giy, üstüne beyaz fanila koy ve bu soğukta kültürfizik yap. NE BU KAFA NE BU KEFALİ…  Yanlışını çabuk anlamış olacak ki dersi kısa keser, bizde titriye titriye sınıfa gidip bu üniforma üstüne kendi elbiselerimizi koyup sobanın önünde ısınmağa bakıyoruz. Akşamüstü eve döndüğümde acayip bir halsizlikle beraber başımın ağrıdığını, titreyip, üşüyüp, ısındığımı ve kuru kuru öksürdüğümü gören annem hemen koltuk altıma ince doktor termometresini yerleştirip yatağıma yatırırken yüzünün üzgün ve göz yaşları ile dolduğunu gördüm. İçimden: Peki ben ne yapayım jimnastik öğretmeni Sağlam Vücutta Sağlam Kafa deyince bende ona inanıp bu duruma geldim demek ister iken sızmışım. Termometreye bakmak denince herkesin harcı değildir. Bunun için bile kültür isteyen bir iş, hele ince cıvalı doktor termometresi. İlkin parmaklar arasında tutulur, bir iki kere havada yukarıdan aşağıya sallanır. Cıvayı görebilir ve 36 nın altına düştüğünü gördün ve termometreyi sallar iken fırlatmadı isen koltuk altını terden kuruttuktan sonra koyup sohbete geçersin.

Biz küçük çocuklara Gripin gibi ilaçlar pek verilmez. Çünkü bu ilacı yutmak için çocuk gırtlağı dar gelir. Yapılan şeylerin başında sıcak ıhlamur ve eczanede kahve renkli şişelerde satılan öksürük iksiri, bir çorba kaşığı üç kere günde, birde kolonya friksiyonu ve sıcak yatak. Her şey bu.
Bütün gayretler boşa çıkınca, büyük annem kardeşimle kalıp bizde Doktor Levinin muayenehanesinin yolunu tuttuk. Muayenehane Çiçek yazlık sinemasının yan sokağının başlangıcında, mesafe uzak olmasa bile o gün, o an bitmez gibi geldi. Gerek doktor korkusu, gerek kuvvetsizlik, devamlı öksürük. Bekleme odasında bir iki hastayı beklerken etrafa bakmadan olmaz. Tavanda üç kollu beyaz top şeklindeki lambadan loş bir ışık, iki eskimiş maroken deri koltuk, ortada üstünde gazete, mecmua serpilmiş eski tahtadan sehpa, bundan fazlası ne olacak buraya misafirliğe gelmedik ya. Zaman geçtikçe içimdeki heyecan ve korku havadaki doktor kokusuna karışırken en nihayet cam çerçeveli kapı açılır ve uzun boylu üstünde beyaz uzun doktor gömleği koyu kahve renkli yelek ve pantolonlu kravatlı, yüzünde hafif çiçek bozuğu olan güler yüzlü Doktor Levi görünür. Doktor Levi babamın iyi dostu olduğundan samimi bir selamdan sonra bizi içeri alır ve kapıyı kapatır, içimdeki heyecan ve korku son haddine geldiğini hissederken Doktor babamla dostça biraz sohbet etti. Annemden biraz olan geçenleri ciddiyetle dinledikten sonra, annem de üstümdeki bütün elbise ve fanilayı çıkardıktan sonra uzun dar üstü beyaz çarşafla örtülü muayenehane masasına oturtup kendisini geri çekti. Doktor yanıma gelip oturduğunda kalbim küt, küt attığını hissettim, ne yapalım? Çocukları nedense doktorlara karşı korkuturlar. Arkamı Doktor Leviye verdiğimde soğuk kemikli parmaklarını yelpaze şeklinde açmış sırtıma yapıştırıp diğer elinin parmakları ile eline vurup vurup tak tak, tık tık yukarıdan aşağıya muayene ettikten sonra askerine emir veren bir komutan gibi şimdi ben ellerimi sırtına koyduğumda kırk, kırk bir diyeceksin der. Ellerini sırtıma yapıştırıp kaldırıp indirdiğini hissederken sesimin güçlükle kırk kır biri söylemeğe gayret ettiğini hissetim. Oda sıcak olmasına rağmen üşüyor titriyorum. Korku mu? Hastalık mı? Bunu şimdi düşünürken nihayet sırtıma ince beyaz bir çarşaf serdiğini hissediyor ve doktorun soğuk kulak kepçesini hissediyorum. Yine emir gelir; derin nefes al, ver, al, ver ve kulağını yukarıdan aşağıya hissettikten sonra ve bütün vücudumun muayenesini bitirdikten sonra anneme giydirmesi için işaret etti. Artık bende ne hal ne mecal… Doktor Levi iskemlesine oturup dirseklerini üstü camlı masasına koyup ellerini yukarı doğru birleştirdikten sonra gayet ciddi bir tonla: Yasef te zatürricem (Plörezi) var der. Reçetesini yazmağa başladığında ’’yarından tezi yok’’ Balat Verem Dispanserine gidip filim çekeceksiniz der ve tezkere yazar.

Verem kelimesi ve hastalığı halk arasında bu zamanlarda tedavisi mümkün olmasına rağmen pek hoşa giden bir olay değildir. Hastalık, ilaç tedavisi olmadığı yakın yıllarda etrafı kırıp götürdüğü için halkta çok büyük korku bırakmıştı. Hastalık bulaştırıcı olduğu için etraftan hem saklanır hem de diğer ailenin fertleri için dikkat edilir. Peki, şimdi ne olacak? Kardeşimi nasıl koruyacağız problemi düşünülür iken o hala hasta, halen öksürüp, yatakta.

Ertesi gün büyük annem ile birlikte iki çocuk sıkı giydirilir ve bizim mahallenin sokağındaki Balat Verem Dispanserinin yolu tutulur. Dispanser tek katlı kırmızı küçük tuğla taşından yapılmış, yeniye yakın uzun bir bina. Kapının üstünde Verem ve Göğüs Hastalıkları Dispanseri ve Kızılay resmi olan tabelanın altındaki cam çerçeveli kapısından girdiğimizde havada keskin bir hastahane kokusu var. Sonradan bunun dezenfeksiyon için yerlerin silinmesinde kullanılan LIZOL olduğunu öğreneceğim. Dar geniş uzun koridorun duvar kısmında uzun tahta sıraların üstünde siyah çarşaflı kadınların yanlarına oturmuş avurtları içeri çökmüş, gözlerinin parıltısı sönmüş erkekler, kâh öksürür, kâh başlarını iki ellerinin arasına almış, eğilmiş insanlar. Beyaz önlüklü başlarında beyaz keplerinde Kızılaylı hemşire, lacivert pelerinli doktorlar. Her tarafta acayip bir sessizlik sürerken zorlukla insanlar birbirlerine selam, sabah veriyor, kimsede ne mecal ver ne kuvvet, herkes kendi kemirici derdi ile meşgul. Nihayet röntgen odasının kapısı açılıp bizi güler yüzlü hemşire yarı karanlık odanın içine alıp kapıyı ardımızdan kapatıp anneme üstümdekileri çıkarmasını söylerken, hastalıktan mı? Etraftaki insanların görünüşlerinden mi? odanın içindeki doktor, hemşire ve aletten mi? Beni bekleyen büyük iğneden mi? Korkumdan ne ağlıyor, nede soru soruyorum. Sanki putlaşıp verilen emirlere itaat eden asker gibiyim. Hemşire beni makinenin soğuk cam çerçevesine göğsümü yapıştırdıktan sonra ilk defa olarak makinenin arkasındaki doktorun tok sesi ile verdiği emiri duydum. NEFES AL TUT, NEFES VER, TEKRAR AL TUT. Muayene bittiğinde artık kuvvetimin azaldığını hissettiğim bu anda annemin sıcak kucağını hissedip hüngür, hüngür ağlamaya başladım.

Ertesi günü sabahı tekrar aynı sokak, aynı kapı, aynı avurtları çökmüş insanlar ve doktorun odasının kapısı. Kapı açılıp içeri girdiğimizde pos bıyıklı babacan bir doktor masasının arkasında tatlı bir tebessümle ‘’buyurun hanımefendi oturun’’ der ve anneme durumu anlatmağa başlar, anlattıkça annemin yüzüne baktığımda kızarmış yanaklarından birbirinin ardından dinmeyen göz yaşlarının süzüldüğünü görüyorum, demek annem beni bu kadar seviyormuş meğer. İki küçük ellerimle beline dolanıp sıkı sıkı kucaklamağa başladım.


Aradan ne kadar geçtiğini bilmiyorum. Doktor hemşire ile birlikte ellerinde büyük bir cam şırınga ve tentürdiyoda bulanmış bir pamukla beni sert doktor yatağına oturtup doktorun el ve parmakları ile sırtıma bir daha Doktor Levinin yaptığı tık tık, tak tak’ı bitirdikten sonra hemşirenin göğüslerini yüzümde, tentürdiyodun kokusunu ve sürülüşünü sırtımda hissettiğim anda, göğsümde aniden bir anlık acı hissettiğimde annemin tekrar göz yaşlarına boğulurken, daha iyi nefes almağa başladığımı hissetim. Meğer doktor elindeki cam şırıngayı arka göğsümde saplı olan iğneden doldurup doldurup boş, camlı şişeye sarı renkli sıvıyı boşaltıyordu. Bütün bu sahne bittiğinde doktorun eli başımı okşadıktan sonra, anneme “ARTIK BU ÇOCUĞUN HAYATI SİZİN ELİNİZDE” cümlesini hayat boyunca unutmamak üzere zihnimde ve kalbimde kazılıp kaldı. Artık bizim dispanser diyebileceğimiz yeri kardeşimle beraber sık sık ziyaret eder olmuştuk. Kolay değil, tüberküloz hastalığının tedavi ve kontrolü uzun olurmuş. İki kardeş okula gitmez evde, oturup zaman öldürmekle meşgul iken,  her gün iğne yemek, hap yutmak, ancak sokak, arkadaş, oyun hak getire.

Her gün aynı şeyleri yapmaktan sıkıldık. Sabah kalk, gözünü açmadan babamın köylerden getirdiği çorba kaşığındaki tereyağı topu şekere batır, yut, arkasından yine mutfaktaki sepetteki samanın içinden babamın yine köyden getirdiği yumurtayı kır, glop, çiğ çiğ yut. Saat onda annemin arkadaşı Tant Binvinutanın her sabah kasap Leon’dan getirdiği özel et parçası iki kap içinde pişirilip kalan sosu bir bardak bana bir bardak kardeşim İshak’a yallah, kalan et her gün bir başka yemeğe katılıp pişiriliyor. Dedik ya hiçbir şey atılmaz, her şey kıymetli. Allah bize sabır, anneme kuvvet metanet, babama da hayırlı işler... ALLAH BETERİNDEN SAKLASIN. MUERTE KENO SEMESKLE denir ve devam edilir.

Günleri haftalar, haftaları aylar takip edip tekrar bir bahar sabahının günü dispansere kontrole gittiğimizde babacan doktor güler yüzle anneme iyileştiğimizi müjdeler. Annem doktora elini verip sıkı sıkı tokalaşıp teşekkür etikten sonra ikimizi iki eline alıp dışarı çıktığımızda sanki havada uçarcasına evin yolunu aldığımızda bizler onu bu sevinçle görmemiz bu kadar zamandır hasret kaldığımız sokak, mahalleyi unutup gittik. “HANİ YA HAYAT, YÜZ PARAYA, İKİ TANE BEŞ”



14 Şubat 2014 Cuma

11-Heybeliada’da yaz tatili




İsrail’den gelip Balata yerleştikten bir iki sene sonrasına kadar yaz tatili ekseriyetle Balat’ın içinde veya ona yakın Fener iskelesi parkına annemle birlikte gidip hava almaktı.
Geri dönüş, yerleşmek, iş kurmak, ev düzeltmek pek kolay bir dönem değil herhalde? Kimin başı gezmelerde, tozmalarda? İnşallah buda gelecek derken gelişimizin ikinci senesinin yaz tatilinde annemin büyük kardeşi Fırçacı Nesim amcam Heybeli adasına ailesi ile yazlığa çıktılar.
Annem ve Babam bütün aile fertleri tarafından çok sevilen ve sayılan kişiler. Böyle iken bizi birkaç günlüğüne adaya misafirliğe çağırdılar.

Biz ki Balattan ve Hasköy’ün okul yolundan başka yön görmedik. Annem günün erken sabah saatlerinde küçük bir valiz hazırlayıp yazın Ağustos sıcağında çiçekli ince elbisesi, bavulu ve bizler elinde Balat dışındaki dolmuş durağında nikelajları parıl parıl parlayan Desotoya binip paket taşından örülmüş dar Unkapanı Eminönü yolunu aldık.

Bu yol bizler için pek bilmediğimiz için gayet enteresan idi. Bu dar yoldan koskoca otobüs ve kamyonlar birbirleri ile çarpışmadan yan yana geçip gitmeleri, yanlardaki eski İstanbul surlarının duvarlarına çarpmadan geçmeleri. Bu şekilde etrafa baka baka tangır, tungur Fener, Cibali, Unkapanı derken Yemiş Yağ iskelesinden Babamın dükkânının önünden geçip, Eminönü meydanına vardığımızda karşımızda bütün haşmeti ile Yeni Cami ve etrafında uçuşan gri siyah güvercinleri bizleri karşılarken dolmuştan inip, bizde oradaki insan seline karışıp caddenin ortasındaki kırmızı beyaza boyanmış silindirin içinde mavi gri elbiseli kasketli polis amcanın el hareketleri ile düzenlediği trafiğe baka baka önümüzdeki Eminönü köprüsüne çıkıp sağ tarafında yürümeğe başladık.

Allah’ım burada hava ne güzel püfür, püfür estikçe yazın boğucu sıcaklığı burada kayboluyor, karşı Haydarpaşa, Salacak, Kadıköy, Adalardan Marmara sularında dans eden beyazlı, siyahlı, uzun bacalı ada vapurları, motorlar, mavnalar, boğaza doğru yol alan büyük vapurlar, martılar, martılar ve bizler.
 Bu ahenk içinde bizler demir merdivenlerden inerken adalar iskelesindeki insan kalabalığının içine karıştık. Etrafta simitçiler, elma şekeri, horozlu düdüklü şeker, tarak, çorap satmağa uğraşan satıcılar, iskeleye bağlı ada vapurunun kıç tarafında dolanıp duran ağır, siyah, geniş, hantal sandallarla şeftali, armut satmağa çalışanlar yanında balık ekmekçiler ve bunları hayranlıkla seyreden bizler. Bütün bu hengâme içinde sıraya girip öndeki küçük pencereli gişeden beyaz kartondan ada biletlerini almaya muvaffak olan annemin etek ve elini tuta, tuta tahta iskelenin üstünden doğru üst kattaki birinci sınıf denen kısmın taraça kısmına girip, uzun üstü muşamba koltuklu sıralara otururken annemin yorgunluğunu görür gibi oldum.

Ne yapalım her şeyin bir fiyatı vardır bu hayatın, dert için değil zevk için gidiyoruz. Yan açıklıktan gelen hafif rüzgâr sıcak olan havayı hafiflettiği sırada uzun kesik kesik vapurun düdüğü vapurun hareketini müjdelerken taraçanın içi gönülleri açan bir rüzgâr ile havalanmağa başlar. Bu an bana İsrail’e vapurla gidişimizi hatırlatır gibi oldu, ne var ki bu sefer rıhtımda ne el, mendil sallayan, ne de ağlayan bir annem vardı. Artık Sarayburnu karşımızda ne güzel bir kartpostal görünümü Topkapı Sarayı, Sultan Ahmet Camii, arada hafif kırmızıya kaçan muhteşem asırların Ayasofya Camii, Kilisesi...

Vapur tekmil adalar, Haydarpaşa, Kadıköy, ne acelemiz var, vakit bizim, hava kaymak gibi kimse arkamızdan koşmuyor, adaya gidiyor, gidiyoruz. Vapur yalnız adalılar için değil galiba. Burası birçok kişinin nafakasını bulduğu iş yeri, biri gider biri gelir, tarak satan, buda bedava, tablasına yuvarlak sıraladığı simitlerini satmağa bakan simitçi, lotaryacı elinde çukulataları dizmiş dolanıyor, vapurun çaycısı, ayrancısı, sandviççisi, karşıdan tatlı bir yasemin kokusu ile birlikte Rum şivesi ile patlıcana saplı beyaz yasemin demetini tutan
YA SENİNDİR YA BENİM ON KURUŞU VERENİN.

 Mavi sakin sularda kayan vapur sefasına doyum olmuyor. Nihayet Kınalıada ardından Burgazada karşısında gayet şirin tek evli küçük yeşil Kaşıkada, bütün geçtiğimiz ada iskelelerinde çıkan insanların hiç biri koşmuyor, gayet ağır adımlarla rıhtıma doğru yürüyor, acele etmiyorlar. Neden etsinler. Ada burada, onlar burada, aceleye ne hacet.En nihayet Heybeli plaj koyunu ve burnu geçtikten sonra Heybeliada’nın bayraklı iskelesi görünür. Nihayet bu hoş, güzel vapur gezintisi bitmek üzere iken annemin yüzü rahatlık içinde iken bizleri karşısına, alır sıkı sıkı tembihler yağdırdıktan sonra valizi alıp çıkış koridoruna indik. Duyulan konuşulan lisan benim bildiğim İspanyolca. Yazın ada ahalisinin büyük bir kısmı bizim Yahudiler. Vapur iskeleye halat atıp iskeleler verildikten sonra insanlar aynı diğer adalardaki gibi acele etmeden iskele çıkış kapısına doğru yürüyüp onları rıhtımda bekleyenlerle buluşurken bizi teyzem ve kuzenlerim karşılayıp evlerine doğru yollandık. Kaldığımız bir hafta içinde bisiklete bindim, iskele rıhtımında cırcırlar yakaladım, plaja gidip Asafta ızgara köfte, kızarmış patatikas yiyip denize girdikten sonra şezlongda yatıp öğlen uykusunu tattıktan sonra akşamüstü eşekçi Hüseyin’in eşeklerine binip hep birlikte eve döndük.
Ada hayatına alışmağa başladığımız bir anda hafta bitmişti. Tanrı kimseyi kendi evinden eksik etmesin prensibine uyarak teyze ve amcamın ısrarlarına rağmen anlayışlı annem valizi hazırlayıp her şey için teşekkür ettikten sonra tekrar vapur sefasını tattıktan sonra kendimizi Bizim Balattaki evimizde bulduk.
LA MUNCA MIYEL KENO BULANEYE.

Balata dönüşümüz halen devam eden yaz sıcaklarına rastlar. Çarşı Pazar gündüzleri tenhadır, biz çocuklar ev havlularının serinliğinde kâğıt veya sigara kâğıdı, hikâye, masal anlatmakla veya birkaç gün evvelki Milli Sinemasında gördüğümüz otuz iki kısım birden Zoro veya Baytekin anlatılır ve bir daha yaşanır. Akşamüstü hava serinledikçe bizler sokağa dökülmeğe başlar Sinagogun arka duvarında birdirbir, bilye, cam misket üçgeni, sobe, köşe kapmaca, çelik çomak, kızlar seksek. Bu akşam özel bir akşam. Bizim akranlarımız Balat dışından satın aldıkları mukavva kutusuna koydukları beyaz gri karpit taşlarını alıp kaldırımın üstünde ufaltıp yolun ortasında yeni açılmış küçük çukurun içine biraz su doldurup birkaç karpit parçası atıp üstüne bezelye boş konserve kutusunu çevirip herkesin çil yavrusu gibi dağıldığı anda kutunun büyük bir patırtı ile havaya uçması sanki bizleri dünkü Milli Sinemasında seyrettiğimiz Erol Flayn’ın filmini tekrar yaşatmış oluyor. Artık tekrar akşam olmadan karanlığa kalmadan bir iki misket oyunu, bir iki hayat kâğıt oyunu eller pis, dizler kararmış, ayakkabılar renklerini kaybetmiş, memnun, mesut ve bahtiyar köşe başına kadar birkaç çocuk,  gürültü, patırtı, tatlı hayat. Her biri kendi yoluna kendi kapısına, bizler eve çıkarken annemden yiyeceğimiz paparaya hazırlanıyoruz.

Çarşıdaki esnaf günün sıcağının kuruttuğu tozlu sıcak yol ve kaldırımlara ellerine aldıkları teneke kutu ve kovalarla su serperler, hem temiz görünür hem de serinletir. Bugün değişiklik olsun ve cebimiz belki biraz para görür diye evde bulduğumuz birkaç oyuncak, on kere okuduğumuz resimli kovboy dergileri, eski çalışmayan saatleri bir kutuya koyup evin önünde niyet yapar veya gezip niyet çektirir ele gelen para ile ya yanımızdan geçen leblebiciden leblebi veya macaroz veya biraz daha fazla kazandıysak macaroz helvası alır, seviniriz.   

Akşam, karanlık etrafa inmiştir. Akşam yemeğinden sonra annem babam evin açık pencerelerinin önündeki mindere oturup sohbet muhabbetleri arasında yeşil gözlü Grundıg radyosundan Hamiyet Yüceses’i veya Münir Nurettin’i dinlerken, komşuların bir kısmı ev önüne yerleri biraz su serpip serinlettikten sonra iskemle tabure çıkarıp geçen Pazar günkü gidip eğlendikleri düğünü konuşurlar. Bizde siyaset konuşulmaz. Bu ya berber Sabetaya veya Pazar günü Mehmet’in kahvesine bırakılır.
  
Yazın son haftaları bitmek üzere, bayramlar kapıya dayandı. Bu bayramlar geçtiğimiz kış aylarına rastlayan bayramlara pek benzemezler. Bunlar daha çok dini bayramlar olup aile toplantıları pek görülmez. Kipur’dan başka ekseri babalar işe indikleri için bayram havası ortalıkta pek esmez.
Kipur günü bütün Yahudilerde olduğu gibi Balatta da çok önemli bir gün sayılır ve hürmet edilir.
Babam dindar bir insan olmamasına rağmen Kipur gününe çok hürmet verip sayan bir insan. Bazen anlattıklarına bakılırsa annesinin babası yani babamın büyük babası Hasköy’de Rabandı, bunun neticesi olsa gerek kanında biraz dine ait bir şeyleri kaldı. İbranice okuduğu gibi aynı zamanda Ladino Espanyol harfleri okuma yazması var.

Ekseri Kipur günü annem bizleri onunla Sinagoga yollar. Babam Sinagogdaki herkes gibi değildir, girdiğinden çıktığı akşam üstüne kadar Sinagogun dışına çıkmadığı gibi gözünü kitaptan ayırmaz. Tevadaki hahamla birlikte hafif bir sesle onunla beraber okur, söyler, hürmet eder. Annem bu küçük yaşımda babamın başını yiyor. “Nesim bu çocuğa ne zaman Şemayı öğreteceksin’’ deyip durur. En nihayet bir akşam bu küçük yaşımda başıma takkeyi koyup, kendi de koyduktan sonra gayet ciddi bir şekilde yatağa yatırıp senelerce söylemeğe devam edeceğim alışkanlığı bir, bir kelime, kelime her akşam tekrarladıktan sonra en nihayet ezbere bildim ve devam ettim.
Şema İsrael anlaşıldığı gibi biz İsrail Oğullarının Allahtan iyi veya kötü günlerimizde yardımını bu kelimelerle istediğimiz bir duadır. Bunun ilk örneğini İsrail’den gelişimizin üçüncü senesinin sabaha karşı olan olayla gördüm ve hissetim. Acayip bir uğultu ile başlayan ve arkasından bütün ev bir oraya bir buraya sallanmağa başladığı anda hepimiz yataklarımızdan fırlamamızla korkudan bizlerin ağlayışlarımızı babam elini başına koyup hepimizi yatak odasının kapısındaki mezuzanın altına toplayıp hepimizi kucaklamak gayreti esnasında kalbinden gelen bir sesle elini mezuzaya yapıştırıp ŞEMA İSRAEL, ŞEMA İSRAEL, ŞEMA İSRAEL kelimelerini tekrarladıkça gözlerindeki korku ve heyecanı halen gözlerimden çıkmaz oldu.  Demek inanmak güzel bir şey.

Balat’taki bizim Yahudi milleti memleketin siyasi meseleleri ile pek ilgili değildir.
GÖZLERİMİ KAPARIM VAZİFEMİ YAPARIM. NO MOS KARİŞEAMOS ALOS ECOS DELOS HÜKÜMETES.
Ancak günlerden bir gün Ahrida Sinagogunun yanındaki Demokrat Parti Ocağının kapısında her bir yanında Türk ve mavi beyaz İsrail bayrağı konulduğu gün bizim milletin kalpleri bir hoş oldu. Günün mevzusu bu oldu demek ki Büyük Türkiye Cumhuriyeti Küçük yeni Yahudi Devleti İsrail’i tanımıştı. Ne kadar olsa bizler ki asırlar boyunca korktuğumuz mezhebimizden korkmayıp ben Yahudi’yim diyebilme kuvvetine sahip oluyorduk.
ŞEEHİYANU VE KİYEMANU VE İGİYANU LAZMAN AZE. 

12 Şubat 2014 Çarşamba

10-Pesah evveli hamam sefası



Bunu takiben Pesah akşamı evveli anam bizi babamla hamama yolluyor. Türk hamamı gerek Müslüman ve gerek Yahudi dininde aile hayatında özel bir yeri vardır şöyle ki; Müslüman dininde namaz evvelisi abdest almak olduğu gibi kadın ile münasebette bulunacak erkek, kadın ondan evvel hamamda yıkanır arılanır.

Yahudi dininde aynı şekilde kadın yıkandıktan sonra ayrıyeten Tevvila denilen Yağmur suyundan doldurulmuş hamamda özel bir odada bulunan soğuk su ile dolu havuzda kendini birkaç kere daldırır arılar. Bu anane ve din biz Yahudilerde asırlar boyu gelmiş böyle gider. Hamamın ailede diğer sosyal yeri, ekseri evlerde halen akan su musluğunun bulunmamasıdır. Bu sebepten dolayı hem temiz, hem semiz, hem sıcaktır bizim hamam.

Hamam biz küçük adımlarımızla uzak görülürse de aslında yakınımızda. Annemin hazırladığı çamaşır paketi koltuk altında babamla biz el ele vermiş Milli, Çiçek sineması caddesinden geçip meşhur Tahta Minare Camisinin yakınında onun ismi ile tanınan, sabahleyin kadınların, akşamüstü erkeklerin gittiği Tahta Minare Hamamının kapısına geldik. Bu kapıyı daha küçük yaşlardan annem ile geldiğim zamanlardan gayet iyi tanırım, ta ki Hamam anası bir gün gelecek sefere babanı da getir deyinceye kadar.

 Babam büyük Kapı’nın sarı bronz el tokmağını iterek açtı, hemen ardından gelen cam çerçeveli kapıyı açan tellak bizi içeri buyur eder. İçeri girdiğimizde Hacı Şakir beyaz sabun kokusu ile birlikte tatlı sıcak hoş bir hava vücudumuzu sararıyor. Paltolar alınıyor, ayakkabılar çıkarılıyor, ince keçi derisinden yapılmış büyük boy kahve siyah renkli pantuflalar ayağımıza yerleştikten sonra yandaki süslü oyulmuş hamam saatinin önünden geçip yarıya kadar cam pencerelerle ayrılmış küçük soyunma odalarına çıkıyoruz.

Babam bizleri soyup altımıza sarı, kırmızı, mavi karolu keten kumaştan yapılmış peştamalları boyumuza göre ayarlayıp belimize sarmaladıktan ve kendisi de aynı şekilde peştamalını sarıp sarmalandıktan, odadan çıkıp Hamam ağasına saat ve paralarını teslim edip küçük bir dolap anahtarı aldıktan sonra kara tahta takunyalarla Çak, Çak, Çık, Çlak hamamın mermerden yapılmış tabanından doğru hamamın kalın ağır tahtadan yapılmış giriş kapısına yönlendik. Kapı kalın bir demir yayla kapandığı için tahtadan yapılmış kulpundan açmak kuvvet ister, Yani çocuk kuvveti yetmez.
  
Tellaklardan kara bıyıklı birisi kapıyı açar ve biz soğukluktan geçerken havada çürük yumurtaya benzer bir koku ile ikinci ana hamam kapısına doğru ilerlerken bu kokunun daha ileri yaşlarda öğrendiğimde, bunun ‘’Hamam otu’’ denilen mavi yeşil çamur şeklindeki ilacın küçük odacıklarda vücut kıllarını temizlemek için sürüldüğü yer idi
Türk erkek ve kadınında koltuk altı ve apış arası kıl olmaz; bu bir ananedir, böyledir.

En nihayet hamamın boğucu sıcağına girdik. Hamam bütün yerler beyaz Marmara mermerinden yapılmış tabanı, ortada aynı şekilde çokgen şeklinde yine aynı mermerden yapılı Göbek taşı, etraf bölümlenmiş açık odalar duvar dibinde yekpare mermerden kurna ve sarı pirinç soğuk, sıcak su akan musluklar. İlkin bizler babamla göbek taşına oturup alttan gelen sıcaklığı hissettikçe vücuttan süzülen ter damlaları ile hafif, hafif vücuda geçirdiğim el hareketleri ile siyah kir makarnaları peydahlanmağa başladı. Bekledikçe vücudum daha da ısınıyor ve terliyor nefes almak ağır. Kimi bekliyoruz? Sormama kalmadı uzun boylu sıska vücutlu siyah bıyıklı tellak, haydi beyefendi geçebiliriz der ve takunyaları ıslak mermerin üstünde kaydırarak kurnaya doğru yollandık.

Tellaklar Türk hamamının orta direğidir. Meslek olarak çok eskilere dayanır, Anadolu’nun bazı yerlerinde aile mesleği gibi nesilden nesile geçer. Meslekleri nöbetleşe, ya dışarıda holde, ya da soğukluk veya hamam içinde kese, sabunlamak yıkamak ve bazen sabunla vücut masajı yapmaktır. Buna göre bahşişini alırlar. 
     
Kurnanın başına geldiğimizde tellak eline aldığı kalaylanmış tası kurnaya daldırıp çabukçu bir hareketle kurnanın iki taraf mermerlerinin üstüne su döküp oturmamızı gösteriyor. Bu arada babam sırtını dönüp soğukluğa yönlendi Tellak eline aldığı siyah kumaştan yekpare eldiven şeklindeki keseyi eline geçirip yüzümden boynuma, boynumdan göğsüme,  göğsümden el ve bacaklarıma bir ileri, bir geri hareketlerle habire sürtüyor, tırmalıyor ve habire simsiyah makarnalar çıktıkça sanki vücudum hamamın sıcak buharını daha da hisseder oluyor. Kese her ne kadar uzun sürmüyorsa da acıyor.

En nihayet işkence bitti, sıra sabunlamağa gelince bir derin nefes aldım. Acıyor!  Kime söylersin, adamı görmekten korkuyorum. Babam nerede?  Soğuklukta halen, dönmedi ki diyeyim. Tellak efendi peştamalını eli ile ortaladıktan sonra çömelip iki bacağının arasına kalaylanmış yuvarlak derin kürenin içine sıcak su koyup beyaz Hacı Şakir kokulu beyaz sabunu koyup elindeki beyaz uzun yumuşak liflerden yapılmış süpürgeye benzer lifi ile bir el çabukluğu ile o küreyi beyaz sabun köpüğü ile doldurdu. Yallah başıma vücuduma bu lifle sürüp sürmeledikten sonra, su taslarını boşalttıktan sonra, başımda ağır sert sabun kalıbını hissetim. Yahu bu adam ne yapmak istiyor? Bütün hayatım için mi yıkamak istiyor? Sıkılmağa başladığım anda beyaz lif süpürgesinin köpükleri bütün vücudumu tekrar okşadıkça o kesenin tırmıklarını, kalıp sabunun kafamdaki incitmesini unutup bir tatlı rehavet hissettiğim anda, yallah tekrar su çağlayanı üstümde, tellağın kırışmış elleri yüzümde, gözlerimi silerken hafiften haydi sıhhatler olsun küçük bey fısıltısını duydum. O anda içimde bu adama karşı bir minnet hissetim.

Aynı tempo ve şekil ile kardeşimi yıkadıktan sonra babamın bize doğru geldiğini gördüm. Babam rehavetteki işini bitirmiş o da kurnanın yanına oturdu. Buhar tutmuş gözlüklerini çıkardıktan sonra tellak bir temiz kese yaptıktan ve sabunladıktan sonra hepimize birer ılık su tası atar ve
“BEYLERE SIHHATLER OLSUN, BAHŞİŞİMİ UNUTMAYIN’’ der bizleri bir bir kaldırır. Soğuklukta bizleri başka siyah bıyıklı tellak karşılar ve maharetli el hareketleri ile ısıtılmış mis kokan havlu ve peştamallar ile sarıp sarmalar, sanki yeni doğmuş bebekler gibi takunyalar ayakta tak, tak, çlak, çlak, tak, tak kalın ağır tahta çıkma kapısına doğru. Dışarıya çıkışta sanki başka bir dünyaya ayak basmış hissine kapıldım. Daha serbest nefes alıyor, bütün vücudum soluyor.

Soyunma odasına girdiğimizde bizi yine başka bir tellak karşıladı, üstümüzdeki havlu ve peştamalları el çabukluğu ile çıkarıp değiştirdikten sonra artık ne hal ne mecal kaldığını hissettim. Oradaki sert sedire uzanıp uyumak isterken babamın ısmarladığı Olimpus Gazozu gelir bir temiz yudumlarken uykuda gitti, rehavette. Babam yüzümüze bakıp tatlı bir tebessümle yumuşak ellerini başımızda gezdirip eğilip öptü. Haydii tekrar paltolar kazaklar, golf pantolonlar, çoraplar, ayakkabılar, bahşişler verilip büyük camlı kapıdan dışarı, haydi HEPİMİZE SIHHATLER OLSUN.

En nihayet Pesah akşamına dayandık. Aileden kimse Sinagoga gitmez. Bizim Yasef bir temiz giydirildikten sonra haydi sinagoga. Doğruya Mahazike Tora öğrencisi, hem de bu akşam babam agadayı yalan söylemeden okumaya başlayacak.
“SALYENDO DE ARVİD KUENDO SESKURESE’’.

Sinagog dönüşü evde büyük hazırlık var. Dayımlar, teyzelerim, anneannem, her zaman gidip gelmemiz olmayan büyük amcam ve ailesi, sözde kendini fanatik Müslüman zanneden Mehmet amcam ve ailesi, birkaç akraba, velhasıl bir büyük hareket bir büyük bereket.
Herkes bayram akşamı şıklığı içinde… Mutfak ufakta olsa herkes harıl harıl çalışıp son hazırlıklar tamamlanıyor.

Annemin yanakları pembe pembe, anlaşılan sıkı çalışıyor. Her şeyin tam ve güzel olmasına gayret ediyor. Açılmış ve eklenmiş masalara beyaz örtüler, set tabaklar, bir veya iki çeşit zira bu kadar kişi için tabak çatal ancak getirilenlerle olması mümkün. Ben ki herkesin sevabını almak için sinagoga gittim eve dönüşümde ve herkesin ellerini öpüp dualarını aldıktan sonra...
Her şey yerli yerine konmuş vakit te ilerledi. Karar çıktı, herkes masa etrafına oturur ve babam her zamanki gibi masa başına yerleşir, kendi ciddiyeti ile Agada kitabını önüne koyar ve herkesin sessizliğini ıstar, zira Mösyö Nisim Agadayı okuyacak. İbranice, tercüme İspanyolca harflerle okumasını bilen o. Zaten herkesin ona daima özel bir hürmeti ve saygısı vardır.

Her sene gibi hafiften yalan olmayan kelimelerle (Çünkü sinagoga giden bir ben vardım)
Salyendo de arvid denir ve şaraphaneden alınan büyük galon şişe şarabından önündeki bardağı doldurur ve diğer erkeklerin önündeki bardaklar doldurulduktan sonra Mehmet amcam bütün ciddiyeti ile başında takkesini düzeltip babamın hazırlıklarını takip etmektedir.
Nihayet agada başlamıştır. İlkin eller yıkanacak, bunun için bu senelerde halen evlenmemiş olan annemin küçük kız kardeşine bu vazife verildi. Başına hafif tül atmış, omuzunda havlu elinde bir bakır maşrapa, diğer elinde küçük bir leğen bütün erkeklerin ellerine su atar ve omuzundaki havluyu sunar. Herkes ona ALOTRO ANYO NOVYA SERAS İTEVEREMOS der onu takdis ederler. Bu olay daha ileri senelerde ailedeki genç kızlara geçecektir. Bir ananedir bu böyle gelmiş, böyle gider.
Bu sene kış çok soğuk geçti manavlara marul ve kereviz gelmedi. Fakat bu demek değil ki maror olmayacak. Biz Yahudiler her şeyi yaratırız hallederiz. Kıvırcık salata marul yerine ve maydanoz, kereviz yerine niçin olmasın.

Agada her sene ki tempo ve makamla herkes tarafından söylenmeğe başlar birinci ve ikinci paragraflar İbranice ve İspanyolca söylendikten sonra iş babama kalıyor. Herkes elindeki Latince yazılı küçük kitapçıklardan okur, okumazlar ve bütün iş babama kalıyor, ta ki on dayak kısmına geldiğinde. Her seneki gibi herkes ya başını öne eğer, kadınlar elleri ile yüzlerini kapar, biz çocuklar korku ile parmaklar arasından babamın fincan içindeki sirkeyi leğene parmağı ile fışkırtmasına gizliden bakıyoruz.

 Babam bu vazifeyi bitirip ellerini yıkadıktan sonra tekrar kendi ciddiyeti ile devam etmek ister ancak etraf sıkılmaya başlamıştır. Sesler gelmeğe başlar, biz çocuklar birbirimizi itiyor veya kahkahalarla gülüyoruz. Babam bir ciddiyetle Agadayı keser, bekliyor. “Haydi, mösyö Nisim nosekere Espanyol en ebrö ya mos abasta’’ der ve devam edilir.

En nihayet son görülmüştür. Her sene söylenen ve tekrarlanan cümle bu senelerde bizimkiler için biraz zor “ESTE ANYO AKİ,  AL ANYO VINYENDO EN TIERRA DE ISRAEL IJOZ FORROZ” Bizler bu vazifeyi yaptık ve döndük kolay olmadı. Babamın artık yüzü gülüyor, herkese salatanın yaprakları dağıtıldı, herkes siyah kuru üzümden yapılmış ‘harose’te’ daldırır yer ve dua eder. Nihayet lokma (Bokado), babam her seneki alışkanlığı ile bir parça matsa, bir veya iki salata yaprağına biraz harosi. Bu sene galiba muzipliği üstünde daha evvelden mangaldan alıp sakladığı bir küçük kömür parçasını anneannemin bokadosuna yerleştirir ve kendi ciddiyeti ile sunar ve dudak altından güler, gerisi malum.

Artık herkesin karnı acıktı. Yemekler her senenin aynı standart yemekleri ise de herkes bu yemekleri severek bekliyor. Herkes aç. Her sene çeşit olarak ne azalır ne eksilir, yalnız çoğalır aile büyüyor.
Yumurtalar, bimueloslar, bimuelos kon ispinaka, ancusas de ispinaka, ancusas de pırasa, pişkado de agristada, karne yahni, tavuk agristada, yuvarlak sert matsalar, bazen şemura ekmek parçası amotsi berahası için. Herkes memnun, herkes sevinç içinde herkesin yüzü gülüyor. EL KAVRETIKO KEME MERKO MI PADRE, UNO ES ELKRİADOR. Sevinç dolu seslerle söylendi. Artık vakit geç, saatler ilerledi. Herkes birbirini takdis eder ve evli evine köyü köyüne, yarın yeni bir bahar günü.
ALOTRO ANYO KEMOZAYEĞE EL DYO KONTODOS JUSTOS. AMEN !!!!!

Bütün bir hafta hamursuz evde, hamursuz sokakta en nihayet buda biter. Hamursuzun son gecesi eğer yağmur yağmıyorsa çayır olan yerlerden ot demetleri toplanır. PRZINAĞUA çekmece ve babaların pantolon ceplerine doldurulup bolluk, sıhhat ve hayırlı işler dilenir. Ondan sonra neden evde dolapta karınca var diye sorulur tartışılır.