25 Şubat 2014 Salı

17- Bene Berit ve Bar Mitzva




Yaşımın ilerlediği yalnız ilkokulu bitirip ortaokula gitmekle kalmayıp aynı sene içinde Bar Mitzva olmamdan belli. İkinci karma ilkokulunu bitirdikten sonra annemin kararı ile Şişhanedeki yine Yahudi Okulu olan Bene Berit okuluna yazılmamla annemin isteği yerine gelmiş oluyor. Bu okula yazdırılmamın sebeplerinin başında okulun eskiden beri iyi bir tedrisata sahip olup çıkan mezunların çoğu üniversiteye girip fakultaıf mesleklere sahip olmaları, Yahudi terbiyesi yanında Türk Klasik terbiyesinin iyi bir şekilde verilmesi, İbranice ve din derslerinin olması ve ne kadar olsa bizim ailenin cebine uyması. Okul çoğunlukla Şişhanedeki Yahudi orta halli, fakir ailelerini ve pek az zengin geçinenlerin çocuklarını toplar
Ancak bu durum okul içinde pek büyük veya hiç denecek kadar arkadaşlığa tesiri görülmez. Okulun özel bir üniforması yoktur, bazısı kostüm kravatla geldiği gibi kazak ceket pantolon da kabul edilir bir kıyafet, yani kırdaki rengârenk çiçekler gibi bir tablo. Okul Şişhanedeki Bankalar yokuşunun başındaki Okul sokağında yüksek eski apartmanların arasında sıkışmış yeşile boyanmış yüksek demir kapısından içeri girildiğinde hemen solunda küçük tahta baraka, bu yapı okul kapıcısı ve organizatörü olan Müsyü İshak’a ait, tahsil boyunca bu yüksek boylu iri vücut yapısı olan kişi sert suratı her ne kadar bizleri korkutuyorsa da içinde kuş kalbi kadar küçük temiz kalbi, bizleri her an koruyan bir kişilik saklı olduğu her vesilede hissettirir. Sabah on teneffüsünde bu barakanın ön penceresi açılır ve bizim mösyö İshak kalın sesini duyurarak bizlere gözleme, üzümlü çörek, gazoz satıyor. Hemen bu kulübenin yanı, üstü ondüle saçla örtülü, önü açık su musluklarının bulunduğu yer… Burası kışın yağmurlu günlerinde taşla futbol oynadığımız yer... Okul lise olduğu için tuğla örtülü bahçesinde karşılıklı iki basket potası mevcut, ekseri zamanlar potaları da ağlı değildir. Ancak lise son sınıf başka yabancı okullarla maç yaptığı takdirde ağ konur, böylece uzun bir zaman ağlı kalır. Potalar yalnız basket için kalmaz sıcakta, soğukta, karda, yağmurda Aşer, Gökay, Dani, ben ve birkaç arkadaşın gayet çekişmeli geçen taş kaydırarak oynadığımız futbol sahasının kaleleridir.

Bu bahçede futbolu her zaman olmayan ekseriyetle küçük lastik topla oynuyoruz. Bu okulun iyi taraflarından biri hem Müslüman hem de Yahudi bayramlarından dolayı tatil günleri daha fazla olduğu gibi Cumartesileri tatil ( ne fark eder ki zaten Cumartesi sabah Sinagoga gidip yarı günü orada bitiririz). Okul Pazartesi sabahı açılıyor, bahçesinde sıra sıra sınıflar sıralandıktan sonra hava yağışlı olmadığı takdirde İstiklal Marşı karşı kapalı jimnastik salonundaki duvardaki direğe çekilen bayrak ile hep bir ağızdan söylenir ve sınıflara çıkılır. Hava yağmurlu kara kış ise iç salonda toplanıyor, büyük Türk bayrağı elde tutulup tören yapılıyor. Bütün bu seneler zarfında bir kere olsun ne bayrağı çekmek ne de tutmak nasip olmadı.

Tören sonu bir gürültü bir patırtı herkes sınıflara dağılır. Birinci sene, yani altıncı sınıf birinci katın sol tarafındaki büyük sınıf. Sınıfa girdiğimde bir büyük heyecan ve merakla etrafı seyrediyor ve içimde acayip bir his acaba muvaffak olabilecek miyim? Bu uzaklık derslerime mani olacak mı? Bu okulu bitirebilecek miyim? Derken kapı açılır ve elinde küçük ince sopa tutan, sert suratlı bir kadın öğretmen girer ve kürsünün arkasına geçer, hep bir ağızdan:
TÜRKÜM, DOĞRUYUM, ÇALIŞKANIM

İlkokuldan beri söylenen tekerleme tekrarlanır ve ilk derse başlanır.
Sınıfın sıraları oturacak yerle yazılacak yer birbirine birleşik tek parça, yazılacak ve kitap konulacak tahta tam bir okul tarihi, o kadar kazılmış bu sıralar, okulun, gelmiş geçmiş talebelerin isimleri, numaraları, aşklarını belirleyen kalp ve oklar. Bütün bunlara bakılırsa bu sıralardan geçip okuldan mezun olup çıkanlar veya yolun ortasında bırakıp gidenler neye vardıkları, hangi meslek sahibi edindikleri hakkında ancak ilerdeki hayatta belki bilmek nasip olur ve olanlarla birlikte bende bu okuldan mezun olduğum için gururlanırım.

Şimdilik henüz yolun başlangıcındayım, neyin neresinde ne olacağı meşgul, talebe olarak allame değilim, sevdiğim derslerin başında Tabiat, tabiatın canlıya vermiş olduğu güzellikleri, akıl almaz sonsuz sırlarını öğrenmek, soru sorup cevap aramak. 

Sınıfın duvarlarında fazla bir dekor yok. Olsa, olsa Türkiye coğrafya haritası, kürsünün arka duvarında Atatürk’ün portre resmi, pencere önünde yuvarlak siyah kalın saçtan yapılı kış günlerinde sınıfı ısıtacak borulu soba ve ilk gün olması sebebi ile yeni boyanmış büyük kara tahta. Okul tedrisat saatleri ilkokulun saatlerinden bir saat fazla... Sabah dokuz akşam beş, arada onda, on iki buçuk, dört, kısa ve uzun tatil saatleri. İlk günün heyecanı saat ondaki ara teneffüsünde eski ilkokul arkadaşlarımı aramak, konuşmak, sormak, soruşturmak, artık kendimizi gelişmiş, büyümüş, üstlerinde siyah ve beyaz yakalı önlükleri atmış, kimimiz kravat takmış, kimimiz kazak, pantolon ve kimimiz kravatsız golf pantolon, gömlek yakaları kazağın V sinden dışarı çıkmış küçük gruplar halinde toplanıyor, öğlen tatilinde yapacağımız taş futbol takımlarını ayarlarken zil çalıyor ve herkes kendi sınıflarına girmek için çil yavruları gibi dağılıp binanın içinde kayboluyoruz.
Bu kula yazılıp devam ettiğim bu zaman zarfında bu semti daha da yakından keşfetmeğe başladım.
Meğer ilkokul ikinci karmaya gittiğim yıllarda yaşımın küçük olmasından olsa gerek pek bu semtin her tarafını tanımağa fırsatım olmadı. Şimdi ki ortaokul öğrencisi Bar Mitzva olmuş bir genç olarak artık etrafı daha geniş görüp tanımağa başladım. Musevi Lisesi meğer Şişhane semtinin merkezinde ve bizim Yahudiler maddi durumlarına göre iki ayrı yakaya ayrılmışlar. Tozkoparan, yani Sarı Madam kahvesinin Tepebaşına kadar uzanan eski ihtişamlı büyük kapıları, ağır demir gravürlü tokmakları parlatılan pirinçten Doktor Uzdil, Doktor Tabah, Doktor Levi, Doktor Akşote, Doktor Şaylanın röntgen laboratuvarı, Doktor Albukrek laboratuvarı vs… ve diğer cemaatin kodamanlarının oturdukları apartmanların olduğu kısım. Şişhanenin köşe turşucusunun karşı yakası orta ve kıt geçimli Yahudi Kitlesi...

Bu kısım sanki asırlardır değişmeyen ve yerinde kalan kısım havrası, esnafı, kasabı, bakkalı, ahtarı, taşçısı, birde param çıkıştığı zaman yan sokaktan İlkokul Birinci Karma karşısındaki aksi, kalın çerçeveli gözlüklü, daima kızan köfteci mösyö Moiz. Söz açılmış iken onun karşısında şekerci Bilifante, Purim ve Pesahta tatlı ve kekleri, onun yan dar sokağında kaşer tavuk kesen tavukçular, yokuşun başında Avram balıkçı, yanında Todros ve Kovos kasaplar.
Tabiidir ki altıncı daire maliye karşısındaki meşhur kaşer sucuk yapan kasap Kovos’u unutmamak lazım.

Bütün bu panayırın içinde bu mekânda bir iki maskot olması şart. Ekseri Şişhane’nin yokuş başından karşıya geçerken aniden kulağa bir korna sesine benzer vak guak sesi ile bizim Marko… Hasköy’den çıkıp Kasımpaşa yokuşunu tırmanıp, Sinagog caddesine yol alıp, kenara çekilince eline beş on kuruş sıkıştıran insanlar… Diğer maskot Sinagogun karşısında veya kapısında sızmış kimseye zararı olmayan Şaap.

Eğer gelişim erken olursa Apollon Sinagogundan duadan çıkanlarla birlikte sıraya girip Yomtov mezecisinin yanında camekânlı Müsyü Aruh’tan eğer bitmemiş ise bumuelo veya bol pudra şekerli gözleme alıp üstümü silkeleye silkeleye okulun yolunu tutarım. Bütün bu güzel sahneleri dolduran hamarat, güler yüzler rengârenk bizlerin bu sahneleri ilerde anlatıp, birbirimizi gördüğümüzde hatırlayıp anlatabilmek için ancak sene sonu jimnastik salonunun önünde çektireceğimiz toplu sınıf fotoğrafından başka bir küçük makine olsa idi bu günleri anlatmak hatırlamak çok daha kolay olacaktı.

Artık kış mevsimi hemen hemen bitmek üzere iken bu sene hem birinci ortaokul sınıfını bitirip yedinci sınıfa geçmek zorluğu ve heyecanı yanında, Bar Mitzva olacağım. Bar Mitzva gerek ailem ve gerekse benim için büyük bir tören. Yılbaşını bitirir bitirmez hazırlıklar başladı. Sanki Balattaki basit, samimi, yakıncıl hayat kaybolmuş, yerini asır geçmiş gibi başka bir memlekette, başka insanlar, başka görüş ve örfler, her şey paraya pula dayanan ayarlanması çok zor bir makine. Bunun neticesi çok çalışmak, çabalamak, çok para kazanmak, olanla kolay yetinmemek, koşmak, koşmak, didinmek ve sıkıntı içinde yaşayıp hayat pahalılığına ayak uydurmak. Tamir kelimesi çoktan lügatten çıkmak üzere. ÇALIŞ MEHMET ÇİFTLİK SENİN. Bu hava içinde annemin aldığı tavsiyelerden Kuledibindeki bir hoca ile anlaşıp Bar Mitzva nutkunun İspanyolca, Türkçe ve içinde İbranice cümleleri olan uzunca bir buçuk dosya sahifesi yani 3 dosya sahifesi hazırlatıp elime verip bu üç ay içinde öğreneceksin der ve işin içinden çıkar. Peki, bu çocuğun böyle bir kabiliyeti var mı? Dersleri ne olacak? Sınıf geçmek şart, okul, ev yolu yakın değil, kim düşünür, kim takar, bu iş olacak, bu iş en iyi şekilde bitecek.

Babam dayılarımın arkadaşları yardımı ile Beyoğlu İstiklal caddesinin Rus konsolosluğu karşı sokağında Kaza de İtalya düğün salonunu tutu. Artık bu devirde ağızdan söylenecek şarkılarla bu iş olmuyor, salonun yanında garsonlar, orkestra ve verilecek yemeklerin ayarlanması lazım, iyi ki onkli İzak askerlikte garsonluk yaptı da bu işlerden o anlar, iş davetiyelere gelince iş daha da zor ve komplike olmağa başladı. Bütün ailenin ve annemin kararı ile davetiye benim Bar Mitzva elbise, şapka ve kolluğumla olacak. Bunu yapabilmek için bir ay kala bütün vükela Onkli İzakın kunyadosu Yüksekkaldırımdaki terzi Mösyö Hayim’in dükkânına gidip bu zamanın modasına uygun babam klasik kruvaze koyu renk, ben mavi gri tek düğme, kardeşim için kısa paçalı iki pantolon kumaş ve takım elbiseler ısmarladık. Bunun arkası tabii ki provalar.
Hafta ortası bir gün okulu asıp babamın Yemişteki dükkânına gidip babamın işi hafiflediği bir saatte Beyazıt Marpuççulardaki şapkacılar yokuşuna gidip çevresi sarı sırma ince çubuklu siyah siperli okul şapkasını satın aldıktan sonra yokuşu inip babamın tanıdığı arkadaşından kendine ve bana beyaz bir çift gömlek aldıktan sonra Yeşildirekteki Mısır Çarşısı çıkışındaki Maymunlu kundura mağazasına girip bir kendine bağlı bir de bana güzel siyah mokasen çift ayakkabı aldıktan sonra iyi iş yapan küçük dükkâna vardık. Artık hemen hemen tören için lüzumlu olan hazırlıkların büyük kısmı bitti denebilir.    
Annemin hazırlığı bizim hazırlıklarımızdan daha zor, Sinagog töreninde giyeceği kostüm, salonda giyeceği şık elbise Tarlabaşında tavsiye üzerine Rum bir terzide dikiliyor. Vuallı siyah şapka, ayakkabılar ona uygun, tabii ki Beyoğlu’ndan. Bütün bu hazırlıkların yanı sıra kola takacağım kolluk en mühim bir yer tutuyor. Bu kolluk altın sırma iplikle Şişhanedeki Bankalar yokuşunda Müsyü Sanportada saten kumaşa desine edildikten sonra el yardımı ile her bir teyze göz nuru döküp işlediler.
Günler haftaları takip edip tarih yaklaştıkça benimde trafik polisinden eksik tarafım olmuyor. Her akşam annemin, büyük annemin önünde nutuk bütün el kol hareketleri ile tekrar tekrar söylenir, ben budak, o benden budak, böylece akşamın geç saatlerini bulup artık halim kalmamış nutuk kâğıtları elimde yatağa yatar, tekrar uyumadan evvel gözden geçirirken sabahleyin kâğıtları yerde görür kızmak isterken alır akşama hazır olması için salondaki büfenin üstüne koyup haydi okula.
Şimdi anneme hak vermek işten bile değil. Hangi anne istemez ki Bar Mitzva olacak ilk oğlu milletin karşısına çıksın, hiç tereddütsüz ve yanlışsız sevgili Anne, babacığım desin ve bunu duyarak heyecana bürünmesin.

Böyle özel zamanlara bağlı olsa gerek evin dekorunda da eklemeler oluyor, cevizden salon takımı vitrini, büfe üstü gravürlü aynası, vitrini süsleyecek kristal uzun ayaklı kırma şarap bardakları.
Bütün bu unutulmayacak hazırlıklar içinde törene bir ay kala mahallede akranlarımla çekişmeli çelik çomak oyunum. Oyunlarda sevdiklerim içinde birincilerin başında gelen bu oyun ne kadar heyecanlı ve hareketli görülse o kadar tehlikeli olanıdır, zaten bu yaşta bizler neyi arıyoruz? Tehlike, heyecan, cesaret, kuvvet değil mi? Oyun her ne kadar Türk çocuklarının icadı gibi görülüyorsa da dünyada buna çok benzer KRIKET oyunu İngilizler, Hintliler, Güney Afrika’daki beyazların popüler olan oyununun hemen hemen aynısı. Onlarla olan farkımız oyun aleti olan çeliği ve çomağı kendimizin seçtiği tahta ve oymaların orijinalliği.

Bir akşamüstü aşağı mahalledeki çocuklarla toplanıp evimin önündeki yolun ortasında büyük bir taşı koyup birincilik için ATTIM. Attıktan sonra benim takım çeliğin fırlattığı çomağı yakalayıp sayı aldığı gibi taşın önüne geçip çeliğe sahip olup sallama hakkına sahip olacak. Tabi bizim Yasef nerede durur, sıranın ilk safhasında çeliği tutacak takımı kurtaracak. Çeliği çomağa vuran uzun boylu, iri vücutlu büyük Beto’nun vurması ile benim yıldızları görmem bir oldu. Ağzımdan burnumdan kanlar boşalırken heyecandan ağrıyı unutup karşıdaki evimin kapısının ziline dayandım. Bu hengâme olup biterken bizim Beto çoktan ayaklarını alıp ortadan kayboldu, annem kapıyı açtığında şaşırıp kaldı ne yapacağını bilemediğinden bütün merdivenler kana boyandı.
Ellerimi yüzümü yıkamağa başladığım anda ağzımın üst çenesinde acayip bir acı hissetmeğe başladım, annem kanları temizledikten sonra VAY OĞLUM ÇİRKİNLEŞTİ dedi ve meğer o anda anladım ki öndeki üst iki kesici dişim kırılıp gitmişti. Bunun ispatı Bar Mitzva fotoğraflarında görmek mümkün olacak.

24 Şubat 2014 Pazartesi

16-Okullar açıldı



Okullar açıldı, artık annemin yalnız kalma zamanı geldi. Kardeşim Kurtuluş İlkokuluna, bende tramvaya binip sabahın köründe Kurtuluştan Şişhane Yazıcı Sokaktaki İkinci Karma İlkokuluna.
Yaşım sınıf akranlarımdan iki yaş daha fazla, buna da İsrael meselesi sebep, bakalım ilerideki tahsil hayatıma tesiri olacak mı? Yaş dokuz, ne fark eder? Aynı sınıfta on bir yaşında öğrenci de var. Bütün iş bundan sonra… Yasef çanta elde veya sırtta, sefer tası elde yağmurda, çamurda, karda, kışta Şişhane, Kurtuluş mekik dokuyacak. Böylece büyüyecek, adam olacak.
Bu devredeki yaşantım hiç te Balattaki yaşantıma benzemiyor. Zaman daha maddi, daha renksiz... Okuldaki arkadaşlarım hemen hemen Kule dibi orta halli, fakir ailelerinin çocukları, büyük bir kısmı Yahudi Cemaatinin öğle yemeği veren yemekhanesinde yiyip bir kısmı bu örgütün verdiği elbise ve ayakkabılarla giyiniyorlar. Buna rağmen birbirimize karşı bir ayrılığımız yok, neden olsun? Ders aynı ders, öğretmen aynı öğretmen, oyun aynı oyun değil mi? Böyle yaşıyor, böyle hep beraber büyüyoruz. Bu okulda herkes gibi kaygılandığım kişilerden asayiş işleri ile ilgilenen her teneffüs ve prozdorda rastgelen elinde köşeli siyah küçük sopasını esirgemeyen mösyö Kohen ve onun ardından bizimle devam edip geçen dönem ve asırlarca Fransızca öğretimini veren uzun boylu sırtına baston yerleştirilmiş göğüsleri önde poposu arkada giden bu dünyayı ben yarattım dercesine etrafa korku salan Madam Bahar…  Ancak ben, NE SUYA NE SABUNA karışmayan kişi bu kişilerden uzak durur. Ne demişler: GÖZLERİMİ KAPARIM VAZİFEMİ YAPARIM.  İleriki hayata bu çocuklardan hem doktor hem avukat hem de hahamlar olacak ve hiç birisi tahmin ediyorum geçmişlerini unutmayacaklar.

Okul hayatımı renklendiren benim gibi yine İsrail’den gelen ve burada aynı sınıfta okuduğum herkes tarafından sevilen uzun, zayıf, İbranice konuşan benden hem boy hem de yaşça büyük, her zaman yüzü gülen bir çocukla temiz bir kavgadan sonra candan arkadaş oluyoruz.
İsmi Kalaora imiş. Anneme bunları anlattığımda büyük annemin gençlik soyadının Kalaora olduğunu ve büyük bir ihtimalle akraba olabileceğimizi söyleyince bu arkadaşlığımız daha da kuvvetlendi.
Bazen öğlen teneffüslerinde beni küçük, siyah, kahverengi eski tahta yapı, tek katlı eskimiş bir yapı olan evine davet eder ve tatlı, her zaman güler yüzlü anne ve babası bizleri karşılar. Evin içi kavrulmuş soğanın bıraktığı tatlı koku, öğlen yemeğinin lezzeti güç tasvir edilebilecek kuru fasulye yemeğini müjdeler.

Bu arkadaşlığımız zaman geçtikçe dal budak salmasına rağmen o daha dine bağlı, ben ise annemin zoru ile muhafazakâr... Muhafazakâr ve her kes ile samimi, yakın olmayı seven ben sınıfımda beraber aynı sırada oturduğum yeni çok hoş, fazla konuşmayan, gayet temiz ve düzgün olarak gelen bu yeni sıra arkadaşımla gün geçtikçe samimileşmeye başladım. Arkadaşım zannediyorum ki benden ya bir yaş veya iki yaş daha küçük ne fark eder bu yaşlarda yaş pek fark etmiyor. Teneffüslerde beraber kâğıttan yaptığımız topla yemekhanenin yanındaki kapalı çardakta oynuyor, eğleniyoruz. Ancak hal ve tavırları ile iyi bir aileden olduğu belli.
Zaman geçtikçe samimiyetimiz ilerlediği bu günlerde beni Yazıcı Sokağındaki evine davet etti. Tabii ki bizim Yusuf herkesi sever, herkesi kendisi gibi bildiği için hayır demez ve okulun yemek tatilinde çık yokuştan sağa sap, kitapçı mösyö David’in karşısında büyük duvarı yeşile boyanmış geniş açık demir kapısından içeri girdiğimizde içimden hoş bir ürperme geçti ‘yahu senin ne işin var bilmediğin tanımadığın insanların evine gitmek‘ bir kere geldik girelim bakalım. Mermer merdivenleri tırmandıktan sonra aynı katta birkaç kapıdan birincisine vardığımızda ilk olarak tahtadan yağlı boya ile boyanmış güzel kapının yan tarafındaki zile bastığında karşımıza gayet hoş, güler yüzlü, orta boylu, zayıfça çok tanıdığım Rum lehçesi ile arkadaşımın annesi karşıladı. Bir ara aklımdan ne geçtiğini anlamadığım arkadaşımın annesi yarı Rumca yarı Türkçe öğle yemeğinin hazır olduğunu söyledi. Köşede oturan ihtiyar kadın arkadaşımın büyük annesi, kalkıp arkadaşımı yanaklarından öptükten sonra mutfağa girip yemek odasında masanın kolalanmış beyaz örtünün üstüne hazırlanmış servise yemekleri porselen kaplar içinde getirmeğe başlayınca ben etrafıma köm köm bakakaldım. O anda arkadaşımın annesi dolaptan bir takke daha çıkarıp bana uzattı ve arkadaşım büyük bir titizlikle gümüşten yapılmış açık tuzluk tabağına taze francala ekmeğinden kopardığı köşeyi alıp İbranice söylediği duayı bitirdikten sonra tuza batırıp bir kısmını koparıp bana uzattı ve diğerini kendisi yedi ve oturduk.

Buraya kadar her şey güzel hoş ama durum burada da bitmiyor. Yemek mi yiyorum? Etrafa mı bakıyorum? Çatal, bıçak sesleri arasında gözüm etrafı kolaçan etmekle meşgul. Ben ki Balattan Kurtuluşa geçip daha yeni yeni değişikliği algılamağa başladım, böyle bir ev beni şaşırttı. Etrafımı gözlerken büyük salon odasının bir köşesinde gayet güzel süslenmiş Noel ağacının karşısındaki sehpada Hanuka bayramının simgesi olan Hanukiya‘yı görünce epeyce düşüncemde allak bullak oldum. Benim için Yahudi olmuş, Rum olmuş hiçbir şey fark etmemesine rağmen bu yeni arkadaşımın durumu beni bir güzel düşünceye koydu. Ben ne yemeğin başında ne de sonunda dua yapan bir kimseyim, fakat bildiğim bir şey var ise Yahudi’yim.

Kule dibinde Yahudiliği hissetmek daha kolay bir olay, şöyle ki arkadaşlarımın büyük bir kısmı Galata Mahazike Toraya devam ettikleri gibi Sinagoglar evlerine yakın ve akrabaları bizimkilerden Şabat, Kaşer ve din örf adet ile yasaklarına daha çok dikkat eden kimselerdir. Oysa ben Yahudiliği ancak haftada iki gün annemin zoru ile Şişli Mahazike Tora ve Şabat günü Sinagoga gitmekle bitiyor. Mahallede Museviceden başka her lisan ve örf adetleri görüyor ve yaşıyorum.

Burada Balattaki bazı oyunlara devam etmeme rağmen evimizin karşısındaki top sahasının bulunması beni daha çok topa bağladı ve bu sporu daha da sevdirdi, uzun zaman ona devam ettim. Her Cumartesi öğlen sonrası on ile on iki yaş çocukları renkli formaları ile daha evvelden yapılardan araklanan kireç tozu ile çizilmiş yampirik bir tarafı yokuş yukarı sahaya birbiri ardına çıkmaları ve ortaya tek sıra yapıp takımlarının şereflerine sağ ol, sağ ol, sağ ol selam verip maça başlamaları yok mu? Onları kıskanır, bir gün ben de onlarla bu seremoniye girebilmek için can atıyorum.

Nihayet kış mevsimi gelip soğuklarla birlikte kar yağmağa başladı. Kar her ne kadar kendisi ile birlikte güçlükler getirirse de biz insanlar karın gökten yere süzülüşünü, sessizliğini, beyazlığını muzipliklerini sever onlardan zevk almağa çalışırız. Karlı hava bazen insan kalplerini ısıttığı gibi insancıl duygularını kamçılar, onları birbirlerine yaklaştırır, sevdirir, güldürür, hoş eder, maddiyatı bir ara unutturup az kanaatle geçinilebileceğini tasdik eden tabiatın bir hediyesidir.
Aralığın sonlarına, yılbaşına yakın çok soğuk hava ile birlikte akşamüstü okuldan çıkıp paket taşı döşeli Yüksekkaldırım yokuşundan Tünelden esen rüzgâr suratımı kamçılıya, kamçılıya tırmanırken hafif bir tipi başladı. Şişhane turşucusunun karşı kaldırımında direksiyonu elinde ve diğer eli kornasında aynasına dikiz ederek  “Şişaneye biiir Şişaneye biiir” diye bağırarak acele adımlarla yürüyen Mordikoya takılıp bir müdet onunla yolun bir kısmını aldım. Sonra Altıncı daire merdivenlerinden Tünele tırmanırken, sınıf arkadaşlarım çoktan evlerine varıp sıcak sobanın karşısına oturup yağan karı seyrederken, bizim Yasef Tünele henüz varıp yetmiş numaralı Kurtuluş otobüsünün kuyruğu belli olmayan başına gelip ilerlerken tek düşüncesi Tünelin sıcak buhar çıkaran ızgarasına gelmek ve iki otobüs ardı ardına gelsin de eve gideyim düşüncesinde iken nihayet ızgaraya vardım. Alttan gelen sıcak hava ve buhar aheste giden sırayı bile unuturdu. Havanın böyle olması nedeni ile İETT otobüslerine zincir taktırıp sayılarını çoğaltması benim eve daha çabuk varmama yardım etti. Otobüste tıka basa güçlükle nefes alınıyor, her türlü koku ve parfüm birbirine karışıp her kafadan bir ses, ısınanlar, sürtünenler, el, cimcik atanlar, yahu bu havada olur mu insafsızlar? Bırakın doğru dürüst eve varıp ısınalım.

 Otobüsün Kurtuluşa varması bir mucize, tipi yağdıkça şoför zorlukla direksiyon sallarken önünü görmesi bile mesele, artık üşümüyorum bu sardele kutusunun içinde istiflenmiş insanlar içinde güçlükle nefes alan ben nasıl üşüyeyim. Allah verede biran evvel varırız da nefes alma fırsatım olur. Durakları durmadan ancak ortalık karanlık basınca Kurtuluşa varabildik. Kapılar açılıp insanlar kendilerini dışarıya atıklarında belli ki biraz oksijene ihtiyaçları olduğu belli. İlkin geriliyor sonra derin bir nefes alıp yakalarını kaldırıp herkes yarı büklüm esen rüzgâr ile tipiye karşı evlerinin yolunu almağa başlıyorlar. Köşe başındaki ekmek fırınının önünden geçerken ekmek bekleyenlerin sırasını görünce İnşallah evde ekmek eksik değildir de açlıktan guruldayan karnımı hemen sıcak bir çorba içerek ısıtırım düşüncesi ile yokuşu kayarak, düşüp kalkarak nihayet evin zil düğmesine parmağımı koyup annemin yukarıya kadar giden kilidi açan ipi çekmesini bekliyorum. Bu gibi havalarda her dakika bir yıl gibi gelir.

Ev sımsıcak köşedeki Demirdöküm sobası hem odun hem kok kömürü yakar böyle havalarda kok kömürü yanıyor ki evi hamam kadar ısıtıyor. Tahmin ediyorum dayım fabrikanın içindeki kömür ve odunluktan anneme kömür ve odun taşımıştır. Babam halen Yemişteki dükkânından dönmedi, belki de dönmez bazen Lüleburgaz, Sapanca, Silivri etraf köylerine mal satmak yâda para toplamağa gider. Böyle havalarda radyoda yarınki hava raporu sonunda okulların açılıp açılmayacağı hakkında haberi sıcak çorbayı içtikten ve epeyce ısındıktan sonra gözlerim kapanmadan evvel duyunca bir rahat nefes alıp uykuya daldım. Babam galiba yollarda, herkes iyi geceler deyip yataklarına girince son olarak annem sobaya iki kürek kömür atıp gece üşümememiz için üstümüze kalın battaniye atıp odasına Confıdance mecmuası ile gider.

Sabah evin içi hafif tatlı bir sıcak, annem erken kalkıp sobaya odun atıp furya verir, tabii ki böyle havada devam kömürdür, yani kalkıp giyindikten sonra büyük annemden geçip kova ile kömür, odun taşıyacağım, kardeşim İshak, o küçük yalnız arkamdan kuyruk, kömür, odunu nasıl taşıdığımın kontrolörü. Neyse biraz büyüsün o da bu vazifeye girecek. Benim de canım var, bende insanım.
Evin iç düzeni bittikten sonra, öndeki pencere camları kardan ve buzdan temizlendikten sonra her tarafın bembeyaz, sessiz ve insanların yoksul olduğu görülüyor. Zaten bu havada insanlar evden çıkıp nereye ve nasıl gidecekler demeye ve düşünmeğe vakit kalmadan annem “Yasef al bu fileyi bakkalda ekmek var ise iki ekmek, bir kilo un, tuz ve kibrit al” der. Elime parayı sıkıştırıp palto, kaşkol, ayakkabı, yün eldiven haydi sokağa, bakkalda her şeyi aldım ekmek ne arar bu havada. Hava daha yumuşak, gök kapalı gri beyaz renkte, arada bir hafif lapa lapa yağıyor, sokakta benim gibi arkadaşlarım bakkal yolunda iken birbirimize kartopu sallar, tepeden aşağı yuvarlanır, eve vardığımda anneme ekmek olmadığını söylemeye kalmadan bakkaldaki şeyleri bırakıp fazla şey söylemeden Sinemköydeki ekmek fırınının yolunu aldık, tabii ki kardeşim kuyruğumda. Fırının önü bir kalabalık,  uzun sonu belli olmayan bir sıra, köşeyi saptıktan sonra sıranın yufkacı ile benzincinin orasından başladığını görüp bizde girdik.

Bu havada ekmek bir mesele. Herkes, her günkü gibi bir veya iki ekmekle yetinmez, ekmeği yalnız kendine almaz konu komşu dost, akraba yani bir de araba ister, öyle bir havada ve saatte fırıncı ekmekleri yarı hamur çıkarmak mecburiyetinde, çünkü fırının içi ana baba günü her kafadan bir ses bağırmalar, çağırmalar, sırada söylentiler, iki ekmek veriliyor. İshak kardeşim daha küçük olduğundan kaçamak yapıp kapıya yakın bir yerden sıraya sıkışıp benden evvel girip iki sıcak ekmeği bir karton bulup iki kolunun arasına koyup beni beklemeğe başladı. Ne yapalım birde büyük annem için lazım.

Artık soğuğu hissetmeğe başladığım anda kendimi fırının kapısında içerden gelen sıcak hava ile ısıtmağa başladım. İshak elindeki ekmeklerle ısınıyor, güzel beklesin de hep beraber eve gideriz, en nihayet yeni ekmek partisi çıkar ve ben sonunculardan iki kızarmış ekmeği iki kolumun arasına yerleştirip kalabalık arasından dışarı çıkıp, İshak kardeşimle taze ekmeğin kıçından her birimiz nafakamızı koparıp yumuşak kara basa basa, oynaya, oynaya evin yoluna dayandık.
                                
Böyle günlerde ne okul nede dersler ilgilendirir. Tek amaç karı seyretmek, kar oyunları için hazırlanmak. Karşımızdaki cambazhanenin kurulduğu ve top oynandığı sahada bütün bunlar küçükten büyüğe yapılır ve izlenir. Sabahleyin bakkala gittiğim saatte yaşlı bir adamın karı yuvarlamakta olduğu gözümden kaçmadı. İçimden galiba çocukluğunu hatırlamak için kardan adam yapmak istiyor deyip fırının yoluna giderken epey büyük bir yuvarlak kar yığını yaptığı ve adamın üstündeki giyimine bakılırsa deri bir yelek altında beyaz kalın boğazlı kazak, altında kalın siyah düzenli pantolon, başında kahve renkli ponponlu kakuletası ve kıvrılmış siyah gri düzgün bıyıkları altında ağzında gül ağacından yapılmış piposunu tüttürüp bir düşüncede olduğunu gördüm ve yoluma devam ettim. Ekmek sırasında hep bu acayip adamı düşünüp biran evvel ekmek almak sıkıntısını bitirip onun yanında olmak istedim. Bu gibi günlerde zaman mefhumuna pek önem verilmediği için eve geldiğimizde ekmekleri bırakıp hemen ön pencereye gidip adamı aradığımda meydanın o köşesinde büyüklü küçüklü bir kalabalığın toplanmış pür dikkat adamın etrafını sarıp yaptığı şeyi seyir etmekle meşgul olduklarına dikkat ettim, meraktan çatlayacak gibiyim. Merdivenlerden aşağı, doğru kalabalığa karıştım. Acayip adam mala, kürek, eldiven, birkaç büyük bıçağa benzer alet edevatla arada piposundan bir iki nefes alıp dinlenip geri gidip yaptığı ağzı açık dişleri avını yakalamak isteyen gür yeleli, büyük yarı oturmuş aslana bakıp bakıp arada bir küçük el hareketleri ile son düzeltmelerini yaparken herkes bu adama karşı hayranlıklarını ve hürmetlerini aralarında sessiz bravo, helal olsun kelimeleri ile getirdiklerini duyarken içimden acaba bu adam söylenen bu kelimeleri duyup zevk alıyor mu? Yoksa karşısındaki kükreyen aslana avını mı aramakla meşgul? Düşüncesi ile bende bütün bu insanlarla beraber içimden kendi HELAL OLSUN SANA AMCA cümlesini mırıldandığımı hissetim.          
    
Böyle karlı günlerde bizim Bilezikçideki evin önü eğlenceli olur, hele güneş bir ara gözünü açmaya görsün, sanki yaz gelmiş, herkes kümesten çıkan tavuklar gibi sokağa dökülürler. İşte tiyatro sahnesi açılır hem gülünür hem de acaba bir tarafını kırdı mı diye sorulur merak edilir. Nede olsa mahallelidir, hem insan olarak hem de komşu, tanıdıktır. Yokuşun başındaki her zaman içerisi gaz kokan Ermeni Kirkor bakkala gitmek için buradan çıkmak şart,  eve dönmek için de buradan inmek şart, böyle iken büyük, küçük, genç ihtiyar inerken ayak topuklarına dayayarak temkinli temkinli inmeğe gayret ettikleri anda küt kendilerini yerde görüp ya tepeyi kayarak bitirir veya yuvarlanarak iner kalkmağa çalışır, kaktığı anda bir daha kayar, yere otururken oda herkesle beraber gülmeğe başlar, oturmağa devam eder. Yokuşu çıkamayacağına kanat getirenler uzun yolu seçip sokağın öbür uzak bakkalını seçer ve yoluna devam eder. Böyle bir günde bizim Bilezikçide çok az hususi otomobillere sahip olan araba sahipleri ihtiyaç olmadıkça yola çıkmazlar. Hem zahmetli, hem de tehlikeli. Yanımızdaki komşu siyah Buick arabasını işi icabı galiba bu havada çıkarmağa kararlı olsa gerek, karşı yapıdan iki işçi bulup arka tekerleklere zincir taktırıp, üstündeki kar yoğunluğunu temizlettikten sonra büyük bir ciddiyetle arabaya girip çalıştırır, ısınması bitikten sonra araba yavaş yavaş buzlu karın üstünde çatur, çutur seslerle yokuşun başına kadar gelir, araba bir sağa bir sola kaymağa başlayıp yandaki hendeğe girince bizim komşu zor revers yapıp otomobili kurtarır ve gerisin geriye otomobilini bırakmış olduğu daimi karsız yerine zorlukla park ettikten sonra ev penceresinden kocasının çektiği cefayı seyreden karısına iki kumaş paçavra bezi atmasını söyleyip paçavraları boyalanmış parlak ayakkabılarına sardıktan sonra temkinli bir şekilde yokuşun yan halen yumuşak kar kalmış kenarından yokuşu çıkar, soldan Tepeüstüne doğru giden yolu alır ve gözden kaybolur. Bunu seyrederken demek kar hem güldürür hem de kimsenin yaşına başına bakmayıp kendi tabiat kanununu uygular,  herkes bende eşittir demek istercesine.


22 Şubat 2014 Cumartesi

15-İkinci Karma İlkokulu



Kurtuluşa geçişimiz yaz ortasına rastladığı için benim okul meselesi yazın son ayına kalır. Yine sıcak bir yaz gününün sabahı annemle ben el ele Sinemköydeki tramvay, otobüs durağından Eminönü tramvayına binip Şişhaneye yol aldık. Yaz aylarında tramvay yolculuğu hoştur, ne kadar hızlı giderse gitsin yine etrafı seyretmek zevklidir, bütün pencereler açık hele ki pencere yanına tahta sırasına oturmuşsan püfür püfür hafif bir rüzgârla gidersin.

Nihayet Şişhanede meşhur turşucunun köşesinde inerken keskin bir lahana turşusu kokusu gelir, dönüşümüzde annem söz verdi bir turşu bardağı alacak. Karşı kaldırıma geçip Kuledibi sokağına girdiğimizde sanki bizim Balattaki çarşıya girmiş gibi hissettim, etrafta sağ tarafta Apollon karşıda büyük harflerle yazılı mezeci Yomtov birkaç adım attıktan sonra Büyük Neve Şalom, biraz ona yakın Musevi Cemaati dar binası, yanında Mezar taşları sergileyen taşçı Mişon Levi, karşıda Ahtar dükkânı İsrael, onun karşı köşesi manifatura dükkânı Nesim Levi, sağlı sollu bakkalar, karşı sırada galanteriya, bakkal Yenifiliz. Hepsi Yahudi isimli tabelalar nihayet Kuledibi maskotu Şaap Aşer meyhanenin kapısında sızmış yatar, uyuyor ne kendisine ne de etrafına zararı olan bir kişi. Caddenin son köşesine sapmadan evvel bodrum katından kolacı, gömleklere vurulan sıcak kızgın ütünün çıkardığı ses ve kokulu buharı

Üstündeki parfümeri mağazasından dağılan parfüm kokularına karışarak acayip bu köşeye mahsus kokuyu koklayarak köşeyi dönüyoruz, Şimdi Galata Kulesinin açıklığına vardık, her tarafta yazın sıcak havası hissedilirken burada çok hoş bir serinlik sürüyor. Bizim yolumuz Yazıcı Sokağına, sokak karanlık, dar iki taraflı yüksek eski kâgir yüksek evler, balkonlar güneşin ışıkların geçirmez oluyorlar. Kasap Biçaçi dükkânını geçip dar küçük arnavut taşla döşenmiş yokuşu bitirip soldaki eski evlerle olan dar sokağın bitiminde demir kapılı büyük bir siyah beyaz harflerle İKİNCİ KARMA İLKOKULU levhası olan yeni okuluma yazılmak üzere annemle el ele girdik. Artık bu okul Hasköy Musevi ilkokulunun devamı olup ilerdeki talebeliğimin ve hayatımın bir parçası bu semtte devam edeceğe benzer. Tekrar anneme bundan birkaç yıl evvel sormak istediğim sualler aklıma geldi. Peki, bu çocuk bunca cefalı üç yıl sonra tekrar karda, kışta, yağmurda çamurda Kurtuluştan Şişhaneye yol tepecek, neden? Yahudilik terbiyesi? Okulun iyi tedrisatı? Anane?

 Kayıt işimizi bitirdikten ve yolda Tant Klarayı ziyaret ettikten sonra annem daha evvelden verdiği sözünü unutup Yüksekkaldırımdan yukarı paket taşlı yokuşunun yolunu alıp Tüneldeki otobüs durağına doğru yürüdük. İşte senin alacağın diğer yol bu olacak. Tembihini iletmeğe çalışırken çoktan Yüksekkaldırım sinemasını, eski kitaplar satan kitapçıyı, ekmek fırınının kokularını arkada bırakıp köşedeki pulcunun önünden geçtikten sonra polis karakolunun önünden karşıya geçip plakçının dışa verdiği çaçaça melodisini dinleyerek köşeden kıvrılıp Haylayfın önündeki Kurtuluş 70 numaralı otobüs durağındaki küçük yolcu kuyruğuna girdik. Haylaftan gelen sosis kokuları aç olduğumu hatırlattı. 
 
Kalan son haftalarda kardeşim kızıl saçlı, beyaz tenli, güneşte hafif mestane İzak Tepeüstünde yeni açılan Kurtuluş İlkokuluna yazdırıldı. Tabii ki onun okul çantası, siyah saten parlak önlüğü, tıraş kalem ve defterler hepsi Kurtuluştaki kitapçıdan tedarik edildi, onun benim gibi sırtındaki ağır okul çantasından başka sepet taşımak derdi olmayacak. AL ES ÇİKO.

Artık yeni yerimizi tanımak zamanı geldi. Gel de bir kolaçan edelim dememize kalmadan evimizin karşısındaki top oynanan sahaya kamyonlarla demirler, uzun direkler, branda balyaları, halatlar, demir kablolar, sandıklar, balyozlar ve bir sürü insanlar. Ne oluyor demeğe kalmadan etraf komşu çocukları eskiden beri her yaz mevsiminde alışmış oldukları bela gelmişti. CAMBAZHANE. Şimdiden sonra sonbaharın ortasına kadar futbol maç turnuvalar duracak.
Bir iki gün içinde cambazhane sahibi, oğlanları, ailesi, işçiler balyoz sallayıp, çukurlar açıp direkleri yerleştirip brandaları gerdikten sonra iki uzun tahta direği göğe kaldırıp aralarına çelik kalın teli gerdikten sonra artık sıra oturma yerlerine geldi. Baltalar, çiviler, uzun tahtalar… Artık bizim Ali Benenli cambazhanesi şekil almağa başlarken sıra iki direk arasına yuvarlak tahta sahne kurulduktan sonra cambazhane dışına üç tane kapalı makyaj ve giyinme çadırından başka sahibi ve ailesi için üçüncü çadır. Kontrplaktan gişe ve renkli ampullerle giriş kapısı üstündeki levha. Sahne üstünde büyük ampuller yakılır söndürülür her şey kontrol edilir artık cambazhanemiz açılmağa hazır, etrafta şenlik var.

Cambazhane tarih boyunca Türk Milletinin yaz eğlencelerinden biridir, millet hayatın ağırlığını bu gibi yerlerde müzik dinleyerek, heyecanlanarak, dans eden dansözün kıvrak vücuduna dalarak, gülerek, ağlayarak, haftada bir ucuz yoldan akşamını eder. Alan memnun, veren her zaman memnun değilse de işidir devam der hülya edip yaşar.

Akşamüstü cambazhanenin kapısının önünde Ali Benenli ayakları uzun direklerin üstünde kırmızı pantolon, yeşil sarı saten parlak gömleği, suratı gülen ağlayan palyaçoya boyanmış, elinde uzun tenekeden huni uzun ve yavaş adımlarla sokak, sokak dolaşıp akşamki programı anons ettikçe her sokaktaki çocuk arkasın takılıp büyük bir kalabalık yapıp o yürür biz yürürüz

Bizim evin ön penceresi sanki sinemalardaki loca gibi sahnenin içinde. Akşam yemeği yendikten sonra büyük annem, amcalarım ve teyzem yukarı çıkıp hep beraber öndeki pencereler açıldıktan sonra hep beraber sinemadaki locada oturur gibi erlerini aldılar. Evin önündeki yoldan küme küme insanlar kazakları omuzlarında ellerinde puflar konuşa konuşa yoldan aşağı cambazhanenin kapısına inerlerken diğer mahallelerden gelen insanlar aydınlatılmış cambazhanenin kapsının önünde toplanıp bilet gişesinden biletlerini alırken diğer köşede uzun bacaklı palyaço elindeki megafon ile devamlı program başlıyor, acele edelim beyler, bayanlar, çağırıp bağırdıkça, çadırın içi yavaş yavaş dolmağa başladığını gördükçe bizimkiler çadır patronları imiş gibi Allaha şükür yerler doluyor, masrafı çıkarır mı? Geçinir mi? Bütün yerleri doldurabilecek mi? Derken aniden uzun direklerin altında tahta sandalyede oturmuş her biri başka renk ve stilde giyinmiş zurnacı, davulcu, kemancı, kanuncu ilk nağmeye başladıklarında tahta sahnenin üstündeki büyük ampuller aydınlanır ve sahne ortaya çıkar. Birkaç fasıldan sonra içerdeki çadırlardan cambazhane sahibi koşarak sahneye atlar ve halka ilk akşamın özelliğini söyledikten ve herkese teşekkür ettikten sonra ŞİMDİ KARŞINIZDA dansözün ismini söyleyip aynı koşu ile dışardaki çadırlarda kaybolur. Orkestranın cırtlak müziği ile allı pullu cılız, şişman dansöz çıkar ve göbeğini, kıçını titreterek, göğüslerini hoplatarak dansını bitirir. Herkes alkış, ıslık tutar arkasından sıra ile iki üç dansöz çıkar, danslarını bitirip bazısına daha az bazısına daha fazla alkış ıslık tutulur ve ara kısmına gelinir. Biz bedavacılar evde bu kısmın münazarasını yapmadan olmaz. Daha yeni, bir para görsün ki ilerde daha güzellerini getirip gözümüz bayram eder derken, cambazhanede buzların içinde soğutulmuş Olimpus, Çamlıca gazoz satan, taze fındık, leblebi, çekirdek satan çocuklar mallarını satmağa devam ederken tekrar ışıklar açılır ve programın devamını hatırlatan orkestra çalmağa başlar. Bu kısımdaki programda uzun allı pullu elbisesi ile şark sanatçısı çıkar ve Klasik Türk müziği şarkıları yanında bir iki halk şarkısı söyledikten sonra halk artık sıkılmağa başladığını hissettiren zoraki alkıştan sonra, orkestra aniden müziğini canlandırır ve herkesi uyandırır. Şu anda herkesin gözü dışarıdaki çadırlardan başlayan iki direk arasına devam eden demir telde iki elinin arasında uzun bir değnekle ayaklarında yumuşak deriden yapılmış ayakkabı, üst tarafında gergin beyaz fanilası, alt tarafında kırmızı gergin pantolonu ile cambaz Ali Benenli hızlı adımlarla birinci direğe tırmanır. Herkes alkış tutarken biz çocuklar nefeslerimizi tutup heyecandan kalbimiz küt, küt atarken orta telde birkaç akrobatik numaralar ve düşme numarasını yaptıktan sonra elindeki değneği bırakıp bir ileri bir geri yapar ve bu akşamlık alkış ve sevgi dolu ıslıkları aldıktan sonra iner ve programın ikinci kısmı burada biter. Büyükannem, dayılarım, teyzem yatmağa gitmişlerdir, yarın iş günü.  

Bu akşam ilk gece olmasından olsa gerek ayrılıp gidenler pek az, orkestra çalgılarını toplamış gidiyor, sahneye yere eski bir halı, iki üç tahta iskemle, ortaya bir tahta masa üstüne parlak yeşil bir örtü düzenlendikten sonra programın üçüncü kısmı olan temsil kısmı başlar. Başında eski fötr şapkası, kır boyanmış yan saçları, takım elbiseli, ağzında yanan sigarası, elmacık yanakları hafif allanmış, yüksek sesle konuşan erkek sahneye doğru yavaş adımlarla ilerleyip sandalyelerin birisine oturup düşünceli bir tavır alırken, yine dışardaki çadır kısmından saçları ondüle dudakları kalın ruj sürülmüş açık dekolteli, ince kumaştan dize kadar varan pliseli, yanakları allı bir bayan ağlayarak sızlayarak sahnenin yolunu alır ve oturan erkeğe yaklaşıp bir iki kelime dedikten sonra elini kaldırıp şat bir sesli şamar indirir. İşte bu akşamın acıklı piyesi böyle başlar ve sonunda herkes mendillerle gözyaşlarını siler ve piyes böylece biter. Oturanlar artık oturmaktan, ağlamaktan, gülmekten heyecandan, yorulmuş bir şekilde ışıkların açılması ile ellerinde yastık puflarla cambazhaneyi terk ederken ışıklar bir açılır bir söner hoparlörler yarınki programı hatırlatır. Babam çoktan gitmiş yatmıştır, kala kala ben ve annem sona kadar dayandık, ne olacak cambazhane bizim, iyi kötü istesek te istemesek te bütün mevsimi çekeceğiz.

Öyle bir zaman gelecek ki kimin dans edeceğini, ne zaman takla atılacağını, hangi şarkı söyleneceğini, telde kurban ve buna benzer bütün programları ezberleyip, onlarla beraber güler onlarla birlikte üzüleceğiz. Bu curcuna Eylül ayının ortasına kadar devam ederek okullar açılınca hem cam kapanır hem de cambazhanenin biran evvel toplanıp gitmesine dua eder. Nasıl olsa gelecek yaza tekrar aynı taraça, aynı hengâme. HAYIRLI KIŞLAR.