27 Mart 2014 Perşembe

25 - Ver elini İsrail


Nihayet arzu edilen, edilmeyen gün gelip çattı. Doğup büyüdüğüm yüksek tahsil görüp adam olduğumu sandığım, beş yüz yılın üstünde mezhebime himaye verip yaşamını ve şahsiyetini koruyan Türkiye topraklarını bırakıyorum. Bebekliğim, çocukluğum, gençliğim tatlı unutulmaz güzel sıcak sımsıcak hatıralarım, arkadaşlarım bütün bunlar ne olacak? Bunları arkada bırakıp nereye gidip ne arayacağım, istikbalimi orda mı bulacağım? 450 senedir bu topraklarda yaşadık yeşerdik. Ölülerimizi burada gömdük, ziyaret ettik. Nedir bu düzensizlik? Nedir bu yeni dünyanın yeni düzeni?
Yönlendiğim yer Yahudi Milletinin iki bin senedir ona dönmek için gayret ettiği, acı kanlı harplerin neticesinde modern, yepyeni, sosyal hakları sinesine toplamış milletin Ortadoğu’daki İsrail Ülkesine gidiyorum.

Her Yahudi gibi benim de hayatımın kaderinde tekrar göç etmek varmış. Bu göç annemin, babamın
1949 senesindeki Galata yolcu rıhtımından çıkan, uzaklaşan Etrüsk vapurunun ufuklara dağılan baca dumanı ve rıhtımdakilerin vapurdakilere salladıkları mendil ve göz yaşları gibi oluşuna hiç benzemiyor. Yeşilköy Havaalanı salonları sesiz, insanlar dünyanın her tarafına uçmak için her biri kendi yönünde, ne ağlaşmalar ne bağırışımalar, göze çarpan tek şey bazı köşelerde kümelenmiş biz gibilerin birbirleri ile kucaklaşıp sessizce vedalaşmaları. En nihayet babamın yanaklarından dökülen göz yaşları ve eski tecrübesine dayanarak omuzuma koyduğu el ve nasihat sözcükleri.

Zaman aynı zaman değil, aradan otuz yıl gibi uzun bir zaman geçti. İsrail Devleti bütün güçlüklere, harplere rağmen gelişti, güzelleşti, Ortadoğu’nun en kuvvetli, en modern en demokratik, onu halen kabullenemeyen Arap memleketlerinin çıbanbaşı memleketi haline geldi. Bizleri tek ırgalayabilecek mevzuyu, hayatımız boyunca yalnız tarih kitaplarında kılıç ve top seslerini duyan bizlerin hakiki canlı olarak yaşanan harp memleketine giderken yaşın verdiği heyecan ve korkusuzluğa bağlı olsa gerek düşünmüyoruz.

Artık son kucaklaşmalar sessizce ağlaşmalar ve yanaklardan dökülen tuzlu üzgün yaşlar. Yeni memleket vazifesini bitiren kardeşime sarılırken içimdeki acayip hissim ‘onu ne zaman tekrar saracağım kucaklayıp kukusunu hissedeceğim, aramızdaki uzaklık bizlerin arkadaş olmamıza mani olacak mı? Onun özlemine dayanabilecek miyim? Artık bütün bunları düşünmek için vakit çok geç pasaport kontrolü, kısa bir bir yol ve bizler arkaya baka baka uçağın merdivenlerine tırmanıp kendimizi uçağın içine atıyoruz. Ne sallanan mendiller, ne Marmara’nın mavi suları, ne Sarayburnu köşesinde uzaklaşan vapurun istim ve son düdüğü ile ufukta kaybolan el sallayan insanlar. Düşünce ileride muvaffak olup tekrar büyüyüp yeşerdiğimiz memleketimize gelip herkese kendimizi göstermek.

Uçak bütün kuvveti ile burun verip ufuğa uçmağa başlaması ile iki saat gibi kısa rahat bir uçuştan sonra Tel Aviv hava alanına tekerleklerini sürttüğünde içim bir hoş iken ben Janti’ye, Janti bana bakarken sanki biz birbirimizi sevdikten sonra hiçbir güçlük bizi yolumuzdan edemez demek istercesine sarıldık, sarıldık.

Uçak kapısından çıktığımızda suratımıza Antalya Hava alanına indiğimizde hissettiğimiz sıcak rüzgâr bizlere hoş geldiniz, bu Hamsindir dercesine karşılandık. Memleket göçmen kabul eden olduğundan biz ve diğer doktor arkadaşlar ve hanımları ile birlikte muhaceret kısmına alınırken etrafta alışagelmediğimiz yüksek sesle konuşmalar, karşıdan karşıya müzakereler, el ve kollarla konuşmalar ve anlamadığımız motorize kutsal İbrani lisan. Sıra halinde olan bölünmüş kısımlara girip muhacirlik işlemlerini tamamladıktan sonra diğer doktor arkadaşlarla birlikte numaraları birbirini takip eden kırmızı muhacir kartları ve bir miktar başlangıç harçlık parası aldıktan sonra merakla İbranice olarak isimlerimizin nasıl yazıldığına baktığımızda birbirimizin yüzüne bakıp gülerken heyecandan yüksek sesle Türkçe konuşmaya başladık. Etrafımıza baktığımızda bizlere dikkat edip kızan kimseyi göremedik. İşte istediğimiz demokrasi serbestlik.

Bütün muameleler bitip hava alanından çıktığımızda arkadaşlarım Sohnut’un yönlendirici adamı ile Aşdot diye tanınan yerin ’’Ulpan Akademaim’’ lojmanına gitmek için taksiye binerken bizleri amcam ve Jantinin ablası karşılıyorlar. Her ne kadar sevinç ve güleryüz ile karşılanıyor isek te içimde acayip bir his  ‘’senin ne işin var, bilmediğin bu memlekette, tanımadığın bu insanların evlerine yeni evli olarak girip onları rahatsız etmek’’ diyor.

Niçin bizler de diğer arkadaşlarımla beraber gitmedik düşüncesi o akşam beni uyutmadı. Ancak yaşın verdiği tecrübesizlik, arkada bıraktığımız bizlere tembihleri ve nasihatleri ve aile terbiye ve bağları bizlerin bu yeni memlekette ilk yanlışlarımızı yapmamıza sebep oldu. İlkokul ve liseden kalan hafif İbranice lisanımın bana verdiği cesaretle ilk gün sabahında millete derdimi anlatmaya yeterli olurken Janti’nin de tercümanı oldum.

Sabahın orta saatlerinde etrafı tanımak için Bat Yam’ın deniz kenarına doğru gittiğimizde buranın yepyeni apartmanlar, genç insanlar, deniz karşısı küçük gezinti şeridi, mavi ve dalgalı bir denizle karşılaştık. Memleketin ilk misafir günlerini geçirdikten sonra biran evvel bulunduğumuz evi terk edip kendi köşemizi bulma zamanının geldiğini hissetmeğe başladım bu anda biran evvel de iş bulma çarelerini aramaya başladım. İlk adım babamın kardeşi Yafodaki Gantamar kısmında olan bakkal dükkânındaki müşteri tanıdıklığı ile deniz karşısındaki DONOLO hastahanesinin iç hastalıklar servisinde bir yer ayarlandı. Nihayet sevdiğim hastahane kokusuna ve koğuşlarına kavuşuyorum.

Sıcak bir akşamüstü Bat Yam’daki emlakçıları dolaşırken önümüzde lise arkadaşım Moriz Razon’a rastlamamız o andan itibaren her şeyin daha çabuk ve daha düzenli gitmesine sebep oluyor. Ne demişler, parada zengin olma, arkadaşta zengin ol. Artık kendi kiraladığımız güzel evimizde istediğimiz zaman yıkanır istediğimiz zaman kalkar, istediğimiz şeyi yer, istediğimizde güler istediğimiz zaman sevişir ağlarız.

Denildiği gibi kolay bir memleket seçmediğimiz her şeyi ile belli oluyor. İnsan mantalitesini hemen kavramak çok güç olmasına rağmen kendimizi yeni komşularımıza sevdiriyor ve yavaş yavaş onlar gibi sıcağın verdiği gereklilikle şort ve atletle sokağa çıkar olduk. Janti ortama uyabilmek için bütün vesait güçlüğüne rağmen haftada iki gün Tel Aviv’deki Ulpan Meir dershanesine gidip lisan öğreniyor. Evimiz gayet rahat ve ferah eşya olarak şimdilik Türkiye’den getirdiğimiz yatak odasından ayrı mutfakta bir masa ve dört iskemleden başka salonda düğün hediyemiz olan bakır sinelin karton kutuların üstünde olmaları bize birazcık memleketi ve özlemi gideriyor.

Artık Bat Yam yavaş yavaş Türkiye’den göç edenlerin buraya yerleşmeleri, yeni eski arkadaşlıklar yenilenmesi, eve gidip, gelişler ile Türkçe lisanı her şeye hâkim oldu. Gelenlerin çoğu bizim gibi üniversite mezunları olup birçoğu evliliklerinin ilk adımlarını bizim gibi burada atıyorlar. Gaye hem İsrail gibi yeni, modern, ilerlemekte olan Yahudi memleketinde olmak ve aynı zamanda aile ve kendilerine muvaffakiyetlerini ispat etmek. Herkes için bu başlangıç çok zor fakat yıkıcı değil.

Geçen seneler zarfında dirsek çürütüp, kafa kırıp muvaffakiyetle alınan üniversite diplomaları biraz sonra Tel Aviv’deki Tahta Kale üniversitesi sayılan Levinski üniversitesinde açtıkları dükkânların duvarlarına bir gurur işareti olarak asılıyor. Bunu yapamayanlar çoktan bu diplomaları dolapların derin bir köşesinde veya köşedeki kutularda bırakıp unuttular.

Herkesin tek amacı gençliğin verdiği güç ve heyecanla biran evvel muvaffak olup geçinip ispat etmek.
Bütün güç ve sıcağın verdiği sıkıntılara rağmen artık Türkçe lisanından başka televizyon ve radyolarda haberler dinleniyor. Başka çare yok, ya bu deveyi güdersin ya da bu diyardan gidersin.

İlk altı ay Donolo hastahanesinde bedava nöbet ve az bir maaşla istemediğim dâhiliye servisinde çalıştıktan sonra en nihayet çok özlediğim cerrahi mesleğim için Ramla semtine yakın olan Assaf Harofe Hastahanesine kabul edildim. İsrail’deki buna benzer bütün devlet hastahaneleri bir birlerine yapı itibari ile benziyor. Baraka sistemi. Bu sistem İsrail Devleti kurulmasından evvel burada hükmeden İngilizlerin sistemi... Barakalar birbirlerine çok yakın çok hafif tahta ve betondan inşa edilmiş, birbirlerine dar beton prozdor ve saçtan yapılmış V şeklindeki damlarla bağlanıyor. Hastahane eskiden okaliptüs ağaçları arasında bir İngiliz askeri kampı imiş. Hastahane yaşamakta olduğum Bat Yam’dan gayet uzak gidiş gelişlerimi hastahanenin verdiği personel servisi olan iki taraflı ve ortasında uzun oturma sıraları olan kamyonla sabahın altısında ve dönüşü nöbetçi olmadığım günlerde öğlenden sonraları saat dörtte yapıyorum. Dediğim gibi kolay bir zaman değil fakat muvaffak olmak arzusu her şeyi unutturup siliyor.

Hastahane eski bir yer olmasına rağmen temiz ve daima bu baraka ve prozdorlar boyanıp duruyor. Bunun nedenini sorduğumda cevabını hemen almış oldum. MİLLET ÇALIŞMALI VE GEÇİNMELİ.
Tabiat insan vücudunu öyle bir şekilde yaratıp geliştirdi ki bütün mahlûkların en mükemmelini kıldı. Bu mükemmel bütün herhangi bir şekilde hasar gördüğü bir anda onun tamirini tababetin cerrahi dalına emanet etti.

Cerrah, ona tabiat tarafından emanet edilen bu harikanın tamir ve bütünlemenin icrası için gayret eder. Bunu ameliyathane dediğimiz hastahanenin en kutsal yerinde yapar. Cerrah bu kutsal tapınakta ilkin kutsal sessizliğini hissettikten sonra en yakın arkadaşı anestezi doktor arkadaşından iznini ve duasını istedikten sonra neşteri elinde tanrıdan kendine ve hastasına yardım duasını ettikten sonra pür dikkat lüzumlu ameliyatına başlar. Bu mukaddes vazifeyi yapıp bitirdikten sonra tapınaktan çıkarken hakkı olan tam bir primadonna gibi çıkar, böyle hisseder ve hareket eder. Bu tapınağın kutsal havasını bozmak için hiçbir kimseye ve hiçbir şekilde hak tanınmaz. Zira bu böyle gelmiştir ve böyle devam edecektir.

Cerrahide bir gerçek vardır. Her cerrahi müdahale hasta için büyük müdahaledir. Küçük müdahale yoktur. Küçük cerrah vardır. Ameliyat öncesi hastanın hissettiği korkuyu anlamak ve anlatmak o kadar zordur ki inandığı, itimat edip mukaddes vücudunu teslim ettiği kışı olan cerrah onu rahatlatır inandırır. Hasta itimadı kırıldığı veya güven duymadığı cerrah ve doktora ne gelir ne de ismini hatırlar.

Artık çok sevdiğim ve hasretini duyduğum ameliyathane kokusu ve projektörlerine kavuştum. Ameliyathane uzun bir koğuş ve dört tane ameliyathane odası ve tel örgülü,  buzlu camlı pencereleri arı kovanı gibi çalışan, genel ortopedi, jinekoloji, kulak burun ve bütün genel cerrahi ameliyatlarını yapan bir yer. Zaman geçtikçe herkes beni, ben herkesi tanıyor ve çok seviliyorum.  Neden olmasın. Ben ameliyathaneyi en kutsal bir tapınak olarak kabul edip, içinde çalışanları kutsal görüp onlara saygı ve hürmet ettikçe onlarda bana karşılığını veriyorlar. Ameliyathane odalarının hepsinde klima aleti olmadığı için yazın tel örgüye bağlanarak açık pencerelerle etrafa baka baka ameliyat yaptığımız günler az değil ve hepsi muvaffakiyetli.

Bütün bunları görmek için ne vakit ne de sebep var.  Burada modern ileri tababeti görüyor, öğreniyor ve ilerliyorum. Servis şefim babacan, güler yüzlü, eskiden Almanya kamplarından çıkmış altmış yaşlarında tombul tombul elleri sol kolunda Alman kamplarında verilmiş numara tauajı olan çok bilgili ve maharetli ameliyatlar yapan bir insan.
Servis yalnız genel cerrahi değil aynı zamanda bütün üroloji vakalarını görüp tedavi ettiği için bir taşla iki kuş tutuyorum. Servisteki çalışma şeklim servis hastalarının kabulü, diş poliklinik hasta kabul ve görülmesi, haftada üç gün sabahtan akşama kadar ameliyathane ve onun arkası haftada üç veya dört gece nöbetçi...

Bir iki hafta serviste çalıştıktan ve ona ameliyatlarda asistanlık yaptıktan sonra bir akşamüstü yarın bu hastanın safra kesesi ameliyatını yapacaksın dediğinde acaba İbranicem iyimi? İyi duydum mu? Kendi kendimi kontrol ederken hemen gözlerimin önüne eski Amerikan hastahanesindeki şefim Jül Barbut geldi. Demek ki artık asistanlığım safra kesesi ameliyatı için yeterli hale geldi. Sevincim ve heyecanım sonsuz, korkum da o kadar.

Bu memleketin vatandaşlarına vermiş olduğu sağlık sigorta şekli bizim Türkiye’de hiç tanımadığımız bir şekil ve teşkilat. Her İsrail vatandaşı kanuna göre vatandaş olduğu günden itibaren sağlık bakımından garantili olup Kupat Holim denilen sigorta şirketine bağlıdır. Bu sigortanın aidatı her ay kazandığı aylığından kesilir. Hasta doktor görmek istediği anda bu şirketin her şehir ve köyde var olan şubesine gider muayene olur ilacını alır ve para vermez. Gören doktor ihtiyaç gördüğü takdirde muayene ve laboratuvar bilgileri ile birlikte ya devlet veya Kupat Holim hastahane dış polikliniklerine veya acil servise yollar. Bundan başka hasta kendisi ihtiyacına göre şahsi olarak acil servise müracaat edebiliyor. Bu şekil bir teşkilat vatandaşına sağlık bakımından hem büyük bir ferahlık hem de doktor için erken teşhis ve tedaviyi sağlıyor.

Yeni evimizde artık pek yalnızlık hissetmemeğe başladık. Her yeni göç eden arkadaş, dost ve tanıdıklar evi doldurmağa başladılar. Kısacası kazika de Moşe Rabinu. Herkesin yeni muhacirlik problemleri, memleket özlemi, aile haberleri, yemek sohbetleri, hepsi Türkçe ve arada olur olmaz fıkralar, kelime oyunları, gülmeler, gülüşmeler, gençliğin verdiği heyecan ve sevinç devam ediyor.
İlk yılbaşı gecesi henüz sandıklardan çıkarılan smokin ve uzun şık kıyafetlerle yine bizim evde yapıldığında komşular hep beraber koridora dizilip gelenleri abuk abuk seyrederken dedikleri tek şey, ne bu? Purim bayramına daha iki ay var! Böyle kıyafetler ve tantanalar İsrail’de ne zaman göreceğiz? Burası şimdilik meçhul...

Hastahaneye gidip gelmek, gittiğim hastahanenin servis şekli,  zamanın geçip vergisiz araba hakkımın kaybolma tehlikesi yüzünden Türkiye’den bize verilmiş olan paranın bir kısmı ile araba almağa karar verdik. Mesele şimdi hangi arabayı almak... Ben hayatımda araba kullanmış bir insan olmadığım için bir müddet şoför kursu gördükten sonra arkadaşlarla uzun uzun münazaralardan sonra ve bir sürü araba broşürleri topladıktan sonra karar kılındı, en küçük arabalardan W.Wagen. Fakat aynı fiyata çok yakın olan Fransız arabası Peugeot’ya kararı arkadaşım Moriz ve İsmail verdiler. Araba gözümde o kadar büyük göründü ki boyu rüyalarıma kadar girdi. Arabayı aldığımız gün direksiyona geçtiğimde elim ayağım zangır zangır titreyerek evin önüne zorlukla getirebildim.  Akşam gözüme uyku girmiyor her an sanki arabayı çalıyorlar hissi ile habire kalkıp pencereden aşağıdaki arabamı seyrediyor, küçük çocuk gibi seviniyor ve yarın sabah nasıl hastahaneye gideceğimden korkuyorum. Artık evimiz ve arabamız var, işler yavaş yavaş rayına oturmaya başladı.

























25 Mart 2014 Salı

24-Düğün, balayı




Düğün hazırlıkları son hızı ile ilerlerken her iki ailede sevincin yanında bir acayip hüzün havası esiyor. Nasıl esmesin, bizleri bekleyen güçlüklerden bihaber sudaki balık gibi bu hazırlıklara ayak uydururken ala ala bir yatak odası ısmarlandı. Türkiye’deki Yahudiler için düğün çift dikişlidir. İlkin devlet dairesinde nikâh töreninden sonra ekseri bir hafta sonrasında Neve Şalom Sinagogunda Yahudi düğünü icra edilir.

Bütün bu geçen seneler içinde kısa bir zaman zarfında hayatımın kadını olacak Janti bütün aile fertlerinin sevgi ve hürmetini kazanıp istenen, aranan kişi haline geldi. Üstüne toz koymak isteyenin vay haline. Nihayet nikâh günü gelip çattı. Bizim Janti giydiği şık elbisesi ve güzel makyajı ile nikâh dairesine girdiğinde yalnız benim değil orada bulunan dost ve akrabaların küçük dillerini yutturuyor. Artık bu bir gerçek bizler evleniyoruz. Bizim şahidimiz ileride önder olarak göreceğim Dr Jul Barbut yanıma oturup ona has İngiliz gülümsemesi eşliğinde şahit imzasını büyük deftere imzaladıktan sonra parlak yeşil yakalı cübbe giymiş icra memuru Türk Cumhuriyet kanununa göre bizleri karı koca ilan ediyor.

Resmi nikâh töreni, imzalar, şahitler, şık giyimler, çiçekler, fotoğraflar, heyecanlar, yarı sevinç, yarı üzüntülü göz yaşları arkasından akşamına anane olan eğlence olmadan olmuyor.
Bütün törende hazır olan dost, akraba, arkadaşlar, aileler Nuri’nin Yeri tavernasında toplanıp bir güzel eğlenip bu töreni kutluyoruz.

İşte benim hayatımın üçüncü sayılabilecek evlilik basamağına ilk adımlarımı böyle şenlik ve sevinçle atarken içimden acaba bütün bu saygı duyup sevdiğim bu insanlarla olan yakınlığım kalacak mı? Onlar beni unutacaklar mı? İlerde bana tıbbi bakımdan ihtiyaçları olduğunda beni arayıp bulabilecekler mi? Şimdiye kadar çok sevdikleri, büyütüp doktor ettikleri küçük Yasef onları unutacak mı?

Tanrım vakit ne kadar çabuk geçiyor. Göz açıp kapanıncaya kadar Yahudi evlenme töreni günü kapıya dayandı. Bu tören İstanbul Yahudi cemaatinde en mühim en şaşalı tören olarak bilinir. Hele bu devirde artık frak ve Horozlu törenleri çoktan tarihe karıştı. Damat namzetleri kendilerine smokin diktirip ona uygun aksesuarları Beyoğlu’ndaki Erol mağazası ve Tanca mağazasından alınan ayakkabılarla tamamlıyor. Bende ananeye uyarak Altınyıldız alpaka kumaş kuponunu bizim Dr İzak Levi’nin babası Mösyö Salamon’da kestirip, üst katındaki Ermeni terzi Hıran’ta ilk ve galiba tek smokin takımını ısmarlayıp düğüne hazırlattım. Düğünlerde erkek tarafı hazırlıkları ne kadar hafif ise kadın tarafında o kadar ağır ve pahalıya mal olur. Benim hazırlıklarım yanı sıra askerden yeni terhis olan kardeşim, babam, annem ve bütün aile bu düğün için ananeye uyar kendilerini elbise ve süsleri ile hazırlıyorlar. Kolay değil ne de olsa ailenin birinci oğul ve torunun, Dr Yusuf’un düğünü dile kolay masrafı ona göre.

Janti’nin çeyiz kısmını bırakırsak bu tören için yapılan elbise ve ayakkabı hazırlığı altı ay gibi kısa bir zaman tutu. Ananeye uyarak bizleri düğün töreninden evvel birbirimizle uzak tutuyorlar. Zaten görüşmek istersek bile buna hiç vakit yok, her şey acele, her şey koşturmaca, her şeyden alınma, darılma. İyisi mi ananeye uyup onunla avunmak yerinde olur.

Düğün evvelisi akşamı yine ananeye uymadan olmuyor. Her iki evde kına gecesi tertipleniyor. İçkiler, likorinoz, lakerdelar, taramalar, dolma ve dolu dolu mezeler şarkılar gürültü, patırtı gülmeler ve bir köşede buruk bir kalp atışı. Bu kadar gayret edilip yetiştirip büyütüp yeşerttiğin bu genç çift kısa bir zaman içinde evden çıkıp ayrılmalarından başka uzak bir memlekete istikbal aramaya gidiyorlar. “Tanrı onları korusun, muvaffak etsin” demekten başka bir şey kalmadı.

Nihayet heyecanla beklenen Pazar günü sabahı kapıya dayandı. Her ne kadar kanuni olarak evli olarak görülüyor isek de biz Yahudi Milleti iki bin küsur sene kaybolmayan bir millet olmamız bu ananeyi bugüne kadar bu şekilde devam ettirmemizden dolayı olsa gerek. Gelecek nesiller bu ananeleri devam ettirdikleri takdirde dünyada bu küçük millet var olup kaybolmayacak.

Sabahın çok erken saatlerinde annem akşamki bütün yorgunluğu hiçe saymaksızın hepimizi “Haydi bugün düğün günü, fazla uyunmaz yoksa kısmet uyuşuk olur” diyor ve yataktan aşağı ediyor. Saatlerin nasıl geçtiğinin farkında olmadan kendimizi tıraş makineleri elimizde, afterşev kokuları ve ayna karşısında smokin ve Tanca ayakkabıları ile kardeşim beni, ben kardeşimi ve her ikimiz babamızı düzeltip işi yoluna koyarken, yan gözle annemin giyinip makyajını bitirdikten sonra sessizce rimellenmiş gözlerinden akan göz yaşlarını görüyor içim bir hoş oluyor.

Kolay bir olay değil, bunca sene çocuğunu büyüt, şımart, sev, meslek sahibi et ve gün gelip koynundan kopar aslanların kafesine at. Tabiatın kanunu zor olsa da buna karşı kimse gelmedi gelmeyecek de. Böyle gelmiş böyle gidecek. Nesil gelir, nesil geçer.

Evde herkeste bir sessizlik, bir acayip heyecan sürdüğü bir anda aşağıdan korna sesi bizleri dalmış olduğumuz sessizlikten uyandırıp Sinagoğa gitme zamanını hatırlattı. Herkeste bir telaş, bir heyecan, her birimiz son olarak ayna karşısına geçip kravat ve papyonları ve annem şapkasını düzelttikten sonra otomobillere atlayıp ananeye göre Karaköy ve Unkapanı köprüsünden geçtikten sonra Neve Şalom Sinagogunun kapısına gelip içeri hep birlikte giriyoruz. Tekrar çeki düzen faslı ve Sinagogun dış koridorunda korteji düzenledikten sonra ben annemin ve babamın ortasında sırmalı şapkalı ve kuşaklı Sammasın geri giden adımlarına uyarak kırmızı halıya basa basa Sinagogun içine girdiğimizde yukarı kadınlar azarasından koronun dini ilahisi ile karşıdaki Sefer Tora kapılarına ve oturacağımız tevanın önüne ilerlerken gözlerimin önüne sekiz yaşında iken Balat’taki Ahrida Sinagogu görünür gibi oldu. Aradaki fark insanlar yaşlandılar, bazıları kaybolup gittiler, giysiler bugünkü modaya uygun Sinagogun büyük bir kısmı beyaz çiçek buketleri ile donanmış, geçerken iki tarafta bulunan dost, arkadaş, tanıdıklar hafif tebessümleri ile sanki bizlere
“HAYILI UĞURLU OLSUN’’           “MAZAL TOV” dercesine bizleri tevaya gözleri ile uğurluyorlar.

Neve Şalom Sinagogu Türk Yahudi Cemaatinin en son olarak yaptırdığı ve onunla iftihar ettiği modern denilebilen bir yapı. Mevsim yaz olduğu için vantilatörler harıl harıl çalışmasına rağmen millet ve biz gelecek olan gelin ve kortejini beklerken hafif bir uğultu ve sabırsızlık alametleri olan konuşmalar. Nihayet aniden yukarıda kafes paravan içinde olan korodan ürpertici bir ilahi arya söylenmeğe başladığında millet başlarını giriş kapısına çevirip ilahinin verdiği ürperti ile beyaz gelin elbisesi ve duvağı önde olan gelin kortejini karşılarken benim kalbim bu arada heyecandan olsa gerek yüz elli atmağa ve ayaklarım buz tutmağa başladı. Her gelin böyle bir günde güzeldir derler. Ancak benim gelinim hepsinden daha güzel ve endamlı. Düğün merasimi Maçoro, Jojo arkadaşım ve bir başka hazanla söylenen yedi takdis duasından ve Sefer Tora açılıp kapatıldıktan sonra muhteşem bir şekilde sona erer. Biz artık Türk ve Yahudi ananelerine uygun karı koca olduk.

Bizler de herkes gibi zamana uyarak biriktirdiğim biraz para ile daha evvelden ayarlamış olduğumuz programa göre ilk evlilik gecemizi Yeşilyurt’taki otelde geçirdikten sonra sabahına havaalanına varıp Antalya’ya uçuyoruz. Gaye Alanya’da hoş, güzel bir hafta sürecek balayımızı geçirip İstanbul’a varıp İsrail’e göç hazırlıklarımızı bitirip İstanbul’dan ayrılmak.

Alanya’ya vardığımızda hiç alışmadığımız sıcak bir hava ile karşılaşıyoruz. 32 derce sıcaklık. Ne fark eder, bizler için mühim olan otel ve beraber yalnız kalıp birbirimizden zevk alıp eğlenmek. Alanya henüz basit,  deniz üstünde bir küçük kasaba… Otel tek kat küçük küçük etrafa serpilmiş odacıklar ve önünde küçük teraslar... Etraf pek kalabalık değil sesiz.

Daha evvelden aldığımız bilgilere dayanarak Janti üstüne bir güzel Bepanten krem sürdükten sonra güneşten ısınmış kumlara basmak ve denize gitmeğe kalktığımızda sanki kızarmış kömürlere basarak ancak deniz kenarına güçlükle vardık. Deniz yağ gibi, sessiz ve durgun. Dalıp biraz yüzdükten sonra dışarıdaki sıcaklık daha az hissedilir oldu. İnsan sudan çıkmak istemiyor. İşte biz tabiatın bir beldesi denebilecek böyle bir yerden zevk almağa başladık. Denizden çıkıp sıcak kumlara basıp etrafa serpilmiş şezlonglara vardığımızda tek düşünce İstanbul’a döndüğümüzde millete ne biçim bir yerde olduğumuzu gösterecek delil için kızgın güneşin altına yatıp bronzlaşmak.

Saatlerin nasıl geçtiğinin farkına varmaksızın bir deniz, bir güneş derken günün geç saatlerini bulduk. Sıra akşam yemeğine hazırlanmaya geldiğinde Jantiye baktığımda karşımda sıcak kaynar sudan çıkarılmış kıp kırmızı bir ıstakoz görüyor ve parmağımla Jantiye olanı göstermek istiyorum. Bunun için koluna dokunduğumda büyük bir çığlık ve ağlama ile karşılaşınca buradaki güneşin ne Bepanten nede başka bir şeye aldırmayıp her şeyi kızarttığını anladık ve balayımıza vücudumuzu yoğurt mandırasına çevirip böylece ahlar ve vahlarla başladık. Yoğurt arayıp sorarken yakınımızdaki odalarda yine bizim gibi balayı için gelmiş gayet hoş ve cici bir çiftle tanıştık. Hanım çıtıpıtı, erkek güler yüzlü çok hoş bir genç, oradan buradan konuşurken hanımın tıbbiyenin beşinci sınıfında halen talebe ve onun bir şilepte ikinci kaptan olduğunu öğrendikten sonra kanımız kaynayıp balayımızı beraber devam ettirmeğe başladık.

Hayatta neyin nereden gelip nasıl gideceğini hesap etmek onun hesabını yapmak her ne kadar istenilse de evdeki hesap her zaman çarşıya uymuyor. Bazen öyle olaylar oluyor ki sevindirdiği gibi aynı şekilde üzüyor. Akdeniz ve Egenin tabiat güzelliklerini görüp gezerken kendime niçin bu güzel memleketten ayrılıp bilmediğim insanlarını tanımadığım, örf ve adetlerinden haberim olmadığı memlekete gitmek üzereyim. Nedir bu acele? Ne bu küs? Ne bu heyecan? Bu kadar nesiller bu memlekette yaşayıp, büyüyüp, yeşerdiler, çoluk çocuğa karışıp hayat sürdürüp döllerini yetiştirip göç edip gittiler? Ve ben ansızın bütün bunları silip arkama bakmadan karımı alıp göç ediyorum. Neden? Niçin?

Zaman durmak bilmiyor günler, haftalar, balayı bitti. Bizim İstanbul’dan ayrılma günlerimiz gelip çattı. Zor, çok zor, ne var ki genç yaşın verdiği heyecan, ileriyi görüş ve düşüncelerle geçen bu hayat süresi içindeki insanları, gezip büyüyüp geliştiği semtleri, o yerleri, anlatılması çok zor boğazın, adaların hafif rüzgârı, hoş kokuları, ada vapurundan karşıya bakıp her zaman haz duyulan akıl almaz manzaraları, hatırada daima kalacak. İyi kötü hatıralarım, arkadaşlarım, örf ve adetlerimi kendimle alıp gidiyorum. Arkaya bakmak zor ve çok zor… Bütün bu zor soruları otuz yıl evvel benim kendime sorduğum gibi babam da kendisine sormuş mu idi? Neden beni bu ilerisi meçhul olabilecek bu maceradan vazgeçirmek için kendi hikâyesini anlatıp ikaz etmiyor? Neden bu kadar susuyor? Susuyor?

Artık bende büyüdüm ve idrak eden bir insan olarak memleket ve İstanbul’da değişmekte olan demografik durumu olamıyorum. İstanbul artık çok kalabalık… Anadolu’dan İstanbul’a olan yoğun göç gerek İstanbul halkını gerek biz azınlıkları rahatsız etmeğe başladı.
İstanbul’un kendine has örf ve âdeti, davranış, giyim kuşamı, şivesi olan bu göç yüzünden sanki ortadan kaybolup yok oluyor. Nüfusu sekiz yüz bin iken milyonlara dayanması ile sokak ve caddelerde insan selleri ortaya çıkmaya başladı. Akıl almaz bir hızla evler yapılıp sokaklardan göğü görmek zorlaştığı gibi kışın kalorifer ve sobaların dumanları yüzünden nefes almak güçleşti. İstanbul’un alt ve üst yapısı bu durum karşısında artık çökmüş olup elektrikler sık sık kesildiği gibi bu kadar da millete lüzumlu olan su dağıtımı bazen bir haftayı da buluyor. Allah korusun sokakta gezip eğer dalmış isen kendini kaldırımdaki yeni açılmış bir çukurun içinde bulup yaralanır isen hasta haneye tedavi olmağa gittiğin takdirde zor bela şansın yaver gider ise tedavini görebilir veya göremeyebilirsin de. İnsan hayatı bini bir para... Böyle bir memleket havası içinde bizler ki kendimizi yeni kuşak görmek istedik pes edip çok sevdiğimiz, büyüyüp yeşerdiğimiz ondan her an zevk aldığımız güzel İstanbul’umuzu arkada bırakıp yeni, modern geleceğimiz umudu ile burasını istemeye istemeye terk ediyoruz.
HELAL OLSUN SİZLERE HEY BÜYÜK BÜROKRATLAR, HEY MUHTEREM SİYASETÇİLER, BÜYÜK KAŞARONLAR, HEY YÜCE TÜRK MİLLETİ...


22 Mart 2014 Cumartesi

23-Diploma ve MEDİNA



Artık amacımı ileriki güç görülen tıp tahsiline yöneltmek olacak. F.K.B nin ilk altı ayını bitirdikten sonra yukarı Beyazıt Kampüsünde mikrobiyoloji ve anatomi derslerine paralel olarak başladık. Bütün bu derslerin takibi ve öğrenimi için lüzumlu olan kitaplar henüz ortalarda yok. Fen fakültesinden Beyazıt’a giden arka yolun yokuş ortasındaki kitapçı gerek bizlerin ona kitap sormasından, gerek onun bizlere henüz gelmedi cevabı vermesinden her iki tarafa artık sıkıntı geldi. Her şeye rağmen üniversite lise gibi değil, kimse bizlerden ne ders hazırlamak ne de hesap, şimdilik sormuyor. Ancak içimizdeki kitapsızlık fobisi bizlere rahat vermiyor.

Çarelerden bir tanesi şimdilik, Beyazıt Üniversitesinin arka kapısındaki Tıp kütüphanesi...
Kütüphaneye henüz yeni yeni gitmeğe başladık. Bina tam Beyazıt Üniversite’sinin Süleymaniye yolunun üstünde. Ekseri öğrenciler ikinci sınıf tıp fakültesine ait.  Birazdan anatomi imtihanlarına girecekleri için buraya ineklemeğe geliyorlar. Kütüphane kapısından girip koridora baktığımızda karşımızda o anda gayet enteresan bir Hamlet piyesinin oynandığına şahit oluyoruz.
Her öğrencinin elindeki kemiğe göre insan iskelet sisteminin neresini öğrendiğini anlamak zor değil. Kiminin elinde uzun çubuk kemiği, kiminin elinde Hamletin kafası.

Herkes hapishane koğuşunda bir aşağı bir yukarı volta atar dururken kas sistemini öğrenenler ya kendi kaslarını kontrol ederek veya arkadaşının el, yüz kaslarına dokunarak olayı yaşamağa bakıyorlar. Bütün bu hengâmede etraf bir mezar sessizliği içinde kimse kimseyi rahatsız etmemeğe dikkat ediyor, zira zaman kısa, iş çok ve zor.

Artık aramızdaki arkadaşlığımız daha yakın, daha samimi, daha candan. Herkes nereye, ne zaman gidileceğini biliyor, Eğer asılacak ise hep beraber asıp bahçedeki çimende toplanıp gırgır, şamata yaparken bizleri tanıyan seyyar fotoğrafçı bizlerden olmağa başladı habire anlık veya poz verilen fotoğraflar çekiyor. Belli mi? Hayatın nerede, nasıl olacağı belli mi? Bütün bu güzel anları hatırlayacak mıyız? Birbirimize aklaşmış zamanlarımızda omuza vurup hatırlıyor musun? Nasıldık? Bak şapkan, kabanın ne kadar güzel diyecek miyiz kim bilir?  Hep beraber bizim Veysel’e veya Sultan Ahmet Camii karşısındaki köşedeki kurucuya öğlen yemeğine gidecek miyiz?

Biz Yahudi takımının etraftaki kız milleti ile pek alakamız yok. “Mozoz judiyoz, eyoz vedres, poko i alaka.”  Onlar bizlere saygılı, bizler onlara. Sevilen bir topluluk olmağa başladık.
Zaman kolay zaman değil, gerçek o ki memleket için için kaynıyor, hayat zor.

Benim doktorluk hayatım bu kısa zamanda başladı. Annemin kalp yetmezliği sık sık nüks etmeğe başlaması ile damara ve kalçaya iğne atmam gerekiyor. Babam İstanbul’dan ecza levazımatı satan arkadaşından nirosta kutu, cam şırınga ve iğneleri satın alıp eve getirince bana da kolları sıvayıp damara iğne yapmak kaldı. Ne yapalım nefes darlığı olan annemin bu sıkıntısını gidermek ancak onu çok seven bana kaldığı için hem heyecanlanıyor hem de yardımcı olabildiğim için seviniyorum.
Seneler ilerledikçe mali durumumu düzeltmek için ders vermekten başka çare yok, zira fakülte sabah dokuz akşam beşlere kadar. Kolay olmamasına rağmen idare olmağa bakıyorum. Evden aldığım harçlık ta olmasa vaziyet zor. Yapılacak başka çare yok diyor bu zor uzun köprüyü bütün arkadaşlarım gibi geçmeğe bakıyorum.

Artık ikinci senenin ortasındayız, dersler daha yoğun ve sıkı. Bütün dersler içinde en hoşlanıp zevk aldığımız ve kaçırmamağa gayret ettiğimiz Anatomi amfisindeki Dr Sami Zan’ın anatomi dersi. Amfide bu dersi takıp edebilmek için ekseriyetle daha erken saatlerde gidip yer tutmak lazım, zira amfiyi dolduracak yalnız biz tıp talebeleri değil iktisat, hukuk vs. Fakülte talebelerinin gelmesi ile yer bulmak mesele. Dr Sami Zan ders değil çok enteresan bir piyese mizansen yapan bir gösteri adamı, mükemmel bir hayat filozofu, tam bir öğretici tam bir insan. Amfiye girişi büyük bir patırtı gürültü ile olmasına rağmen çok ama çok kısa zaman içinde her taraf sessizliğe bürünür. Üstündeki bembeyaz elbiseleri sanki birkaç dakika evvelinde ütülenmiş kolalanmış, kel kafası sanki cila atılmış pırıl pırıl, yuvarlak küçük gözlükleri arkasında fırıl fırıl canlı gözleri sanki hepimizi tanıyor gibi gülümsemesi ve her zamanki gibi kırmızı güler pak yanakları ile derse başlıyor. Bu şahıs herkes tarafından taktır edildiği gibi herkes tarafından seviliyor, sayılıyor. Her taraf pür dikkat ve hayran. Bugün yine anatomiden kadın alt karın organlarını çarşaflarla Duglas boşluğunu iki önde oturan iki talebenin üstüne atıp, işte önde mesane ortada rahim arkada rektum dedikten sonra işi hayat filozofi dersine kaydırıp sözlerini bu şekilde sıralıyor:
SİZLER BUGÜN BURADA GÖÇMEN KUŞLAR GİBİ GELDİNİZ, KONDUNUZ, ZAMANI GELİNCE UÇUP GİDECEKSİNİZ.
Ben ise yeni gelecek göçmen kuşları karşılayıp lüzumlu yiyeceği sizlere verdiğim gibi onlara da verip işime devam edeceğim.

Der ve dersini büyük bir alkış tufanı ile bitirip etrafı çevrilir, herkes memnun o da memnun.
Eminim ki gün gelecek toplandığımız zamanlarda ve bizlerde talebelere ders verme fırsatımız olacağı vakitlerde bu şahsı hatırlayacak ve örnek alacağız.

Tıbbiyenin korkulu rüyası mikrobiyoloji ve viroloji Göt Ömer ve yaveri ince uzun kendini beğenmiş biraz ayol olan profesör. Mikroplarla virüslerle uğraşmak zor ve sıkıcı ama ne yapalım bu köprüyü geçirmek lazım ve bu yoldan geçiyor geçeceğiz başka çare var mı?

Bu sene histoloji dersine başladık. Her deste sanki sürrealist müzesinde acayip acayip pembe, mor, mavi, beyaz, siyah renklere boyanmış tablo seyrede seyrede, bazen karanlıkta uyur ya da sohbet muhabbet veya bahçede otlamaya, güneş almaya giderek geçiriyoruz. Nihayet imtihan zamanı geldi
Bu tabloları tek tek ezberleyip öğrenmek lazım. İlk iş eski talebelerden, onlarında eski talebelerden satın aldıkları suyu çıkmış histoloji preparatlarını bulup satın aldıktan sonra iş düştü mikroskop alımına. Ağızdan kulağa Birinci Karma Okulunun yanında oturan rahmetli olmuş Dr Zalmanın hanımından üç okülerli ve immersyonu olan Zaıss Alman marka güzel bir mikroskop satın aldım. Şimdi iş eve kapanıp preparatları mikroskop altına koyup gece gündüz ezberleyip tanımak... İmtihanı bitirip geçtikten sonra adaya gittiğim bir hafta sonu tatilinde bizim Muhsin’in kahvesinde oturup turlanan arkadaşlara ve tanıdıklara bakıp çayımızı içerken aniden arkadaşların biri “Yahu selam veririz almazsın, vermezsin. Ne oldu, büyük adam mı oldun?” deyince o güne kadar farkında olmadığım görme bozukluğunu öğrendim. O günden beri histoloji imtihanının hediyesini bugüne dek gözlük takarak hatırlıyorum.

Bu arada babamın işleri daha iyiye gittiğinden adada İtfaiye karşısında yeni yapılan iki katı dört palyesi olan evin ikinci üst yokuşa bakan üç odası geniş uzun tarasası bir mutfak, küçük holü olan ev satın alındı. Ev hem yol geçen, hem de manava kasaba, çarşıya yakın. Tam annem için rahat bir yaz evine sahip olduk. Mahallenin etrafı ekserisi Musevi ve tanıdık adalı aileler.

Artık yaşımızı başımızı aldık. Bizim Heybeli her ne kadar zamana uymağa gayret ediyor ise orta direğin adası kaldı ve gençlere hitap eden kulüpleri, diskotek ve eğlence yerleri halen yok. Bizler bu yokluğu Büyükada’ya giderek Yekta ve Değirmen’de dans kurtlarımızı dökerek gideriyoruz. Bazen Maden yolundaki Horozluya şarap ile meze yemeğe giderek Cumartesi akşamlarını değerlendiriyoruz. Bizim adada yaşımıza uygun ikinci köprünün altında, sakin, sessiz medeniyetten uzak Burgazada Karpuz kayanın karşısında küçük bir koyu kendimize var ettik.

Adanın akşam yaşantısını yapan iskeledeki sıra sıra kahvelerdir. Bu kahveler ekserisi adalı, yaşlı, orta yaşlı anne, baba, anneanne, babaanne ve genç küçük çocuk, bebeleri olan ailelerin oturup çay, kahve, gazoz içip karşıdan turlayanları süzüp dedikodularını yaptıkları curcuna yerlerdir.
Biz yeni gençlik için oturup laklak edebileceğimiz yer olarak bütün bu kahvelerin sonuncusunu, arabacıların son durağı ve garajının yanındaki kahvehaneyi kendimize mekân edip ismini Muhsinin yeri olarak adlandırdık. Burada biz adanın asları bulunur. Eti Çukulata, Eti Puler, Erkek Çela, Janet Cibili, Janti Barokas, Beki Hara, İzak Baruh,  Dani, Beto Levent, Jojo Çiprut, Jojo Hara, Yusuf Sevi ve isimlerini kavrayamadığım vs.vs.

Arada bir adanın elektriklerinin kesilip karanlığa büründüğü oluyor. İşte eğer Muhsin saatlerine uyuyor ise mumlar yakılır. Ay dolunay oldu ise karşıdaki Suadiye, Bostancı, Yakacık tepelerindeki ışıkları pırıl pırıl parıldayan büyük bir kristal avize olan bu ışıklar Marmara sularına yansıyıp yakamozlar ta ayaklarımıza kadar uzanırken ve bizler hafif acımtırak çaylarımızı yudumlar iken, bu güzel manzaranın karşısında karanlığı unutup zevk alıp dört oluyoruz.

Üniversite hayatı kadar tatlı, hoş, ilginç bir hayat devri tasavvur etmek zor. Her ne kadar maddi bakımından bizler gibilere zor geliyor ise de, durumu çok güzel idare ediyoruz. Doktor olmak ve bu meslekten ilerde ekmek yemek zor olduğunu bilmemize rağmen onu seven bizler için bütün zorluklara göğüs geriyor yolumuza devam ediyoruz. Zaten bu mesleği sevmez isen hemen karar ver ve ondan uzaklaş. Bu mesleğin vereceği katı ekmeği çiğnemek her babayiğidin harcı değil.

Hayat oyunu insana öyle oyunlar eder ki ben bu dereden bir daha su içmem dedirtmesine rağmen çok çabuk unutturuyor. Bu kış gittiğimiz Mişne Tora yoksul çocuklara yardım kurumunda yeni kız arkadaşım Janti’yi tanıdım. Gayet enteresan bir kız, herkese yüz vermeyen, az konuşan, gayet şık giyinen, uzun boylu cici bir aile kızı. Meğer bizim Heybeliadalı imiş. Arkadaşlığımız gayet iyi gidiyor, ailesi çok muhafazakâr. Gizli kapaklı sözde arkadaşlığımız davam ederken bizim bugünkü kabul edilen normlara göre durum pek uzun süreceğe benzemiyor. Nitekim belli bir müddet sonra kız arkadaşım Jantinin sıkıntılı durumunu anlayıp ve bana evdeki durumunu anlattıktan sonra ne biçim hareket etmem gerektiğini düşünmeğe başladım.

Ben ki henüz üniversitenin başlangıcında, henüz yeni istenmeyen nişanlılıktan ayrılmış, baba eline bakan ve zorlukla öğrenci bulup bütçesini dengelemeye çalışan ben nasıl hareket edeyim de bu çok hoşuma giden kız arkadaşımla devam edeyim. Bütün bu zorluklara rağmen içimdeki his onunla sonuna kadar devam edeceğimi söylüyor. Olayı ilkin anneme açıkladım. Annemin tepkisi pek hoş olmadı. Sen mademki buna karar verdin tıp öğrenimini bırak, işe git para kazan. Hem kendine bak hem de nişanlın olacak kıza bakarsın der ve beni sorularla baş başa bırakır.

Bir taraftan annemin hakkı yok değil. Bütün bu zorluklara rağmen ikimiz arkadaşlığımızı devam ettirmeğe karar verdik. Günler haftaları, haftalar ayları takip ettikçe arkadaşlık olarak başlayan bu beraberlik aşk ve sevgiye değişip her yerde her zaman beraber olmağa başladık.

Bu durum ailem ve ailesi tarafından idare edilmesine rağmen etrafın örf ve adetlerini çiğnemek çok zor olduğundan nihayet anemin bana olan sevgisi onu ikna ettirerek nişanlılık olayı ile sonuçlandı.
Artık bu olaydan sonra ben nerede Janti orada göründük. Etraf dost, akraba, tanıdık, aile başta olayı yadırgıyor gibi görünüyorlar ise de zaman geçtikçe kabullenip Jantiyi hem seviyorlar hem de sayıyorlar.

Üniversite hayatı ve öğrenimi bütün hızı ile devam ediyor. Bizim takım her zaman beraber tam bir hareket içinde bürgün içinde bazen Cerrahpaşa, Guraba, Çapa, Haseki Hastahanesinin yollarını tepmekle kalmayıp bazen İstanbul Beyazıt Fakülte binasında dersler aldığımız oluyor, yani yoğun bir tedrisat. Bütün bu yoğunluğa rağmen asmadığımız günler yok değil. Asılan günler ya Haseki hasta hanesinin arkasındaki veya Cerrahpaşa hasta hanesi karşısındaki kıraathanede bizimkiler birbirlerine kravat takmakla meşguller. Oynanan oyunların başında ohel geliyor. Arada pişpirik olursa ben de katılıyorum.

Kravat takılan ve takanların başında bizim Çanakkaleli Afat harçlığını bizim Kurtuluşlu İsmail’den tedarik ediyor. İsmail kaybettikçe daha çok öğrenci bulup ders vermeye mecbur oluyor.

Kışları baharları, baharlar yazları takip ederken Fakülteler Çapa, Cerrahpaşa olarak ayrılmasına rağmen bizler her zaman beraber kalıyor yalnız stajlarda ayrı devam ediyoruz. Zamanın nasıl geçtiğini bir biz biliyoruz fakat nihayet bütün bu güzel devre nihayet sona erip kendimizi Hilton otelinde verilen bitirme balosunda gördüğümüzde Sevgili hocamız Dr Sami Zani’yi hatırlayıp hepimizin kanat açıp bu yuvadan ayrılmağa hazır olduğumuzu hissediyoruz. Bu çıktığımız yolun yönü, yeri, istikbali nerede?  Bunu bize yalnız zaman gösterecek.

Hilton otelindeki törenden evvel diplomaya konacak olan fotoğrafın daha modern, daha Avrupai olabilmesi için profesörlerden alınan cübbe ilk defa olarak tıp diplomasına kondu.
Diploma alma töreni çok heyecanlı ve şaşaalı olarak Hilton otelinin düğün salonunda yapılırken
Hepimizin anne, babalarımızın heyecanlarını, sevinç gözyaşılarını gördükçe içimizden inanıyoruz ki hepimiz aynı şeyleri tekrarlıyoruz.
KENDİMİZE VE SİZLERE VERMİŞ OLDUĞUMUZ SÖZÜ TUTUK. BAŞARDIK BAŞARDINIZ. TEŞEKKÜR EDERİZ.

Her birimiz birbirimize sarılıp tebrik ettikten ve tıp armalı davetiyelere gelecek için birbirimize başarı ve güzel gelecek yıllar hakkında satırları yazdıktan sonra Hilton otelinin kapısından dışarı çıktığımızda hafif bir meltem rüzgârı ile ben Jantiye, Janti bana sarılıp birbirimizi tebrik edip oradan gelecek günler için yürümeğe başladık. Ben artık bir doktorum.

Bugüne dek tıp fakültesini bitirip doktor olmuştuk. Ne var ki durum burada başlıyor. Memlekette yeni doktorun geleceği meçhul olduğu gibi bizler için daha da meçhul, nerede ne zaman ihtisas yapabilme sorunu, askere gidip iki sene ortalıktan kaybolup geldiğinde kim sana ihtisas yeri garantiler? Türkiye’de şimdiye dek tıp Avrupa ve Amerika memleketlerine kıyasla pratik sahadaki tecrübeden başka modern tababet ve alet edevat bakımından çok geride. Bizler ki orta halli ailelerden gelen açık zihinli, azimli, ileri tıbbı görebilen genç kuşak için durum zor. Hali vakti yerinde olanlar için Avrupa’ya veya Amerika’ya ihtisasa gitmek mesele olmasa bile sayıları parmakla gösterilebilecek kadar az.

1967’de orta doğuda büyük bir değişiklik var. İsrail altı günlük harbinde etraf Arap memleketlerini yendikten ve sınırlarını genişlettikten sonra büyük bir göç propagandasına başladı. Bu durum bizim orta halli ailelerden üniversite bitiren gençlere tesir etmeğe başladı. Sebeplerin başında Sionizimden başka yeni hayata atılıp başlayacak olan bizler için bu memlekette başlama şartları daha cazip ve ilerici görülüp kararımızı göç etmeğe yönetiyor. Her ne kadar bu, doğup büyüyüp ekmeğini yediğimiz memleketimize karşı kahpelik gibi görünüyor ise de biz dış memleketlerde mesleklerimizde muvaffak oldukça ilerde onun saygıdeğer elçileri olup bu memlekete bu şekilde hizmet edeceğimize inancı ile ihtisas yapıp iyi modern tıp doktorları olmak üzere göçe karar kılıyoruz.

İlk giden elçiler Dr İshak Levi, Dr Dadi Levi, Dr Marko Altaras, Dr İsrael Benşuşen. Bu orta halli aile çocukları İsrael Konsolosu yardımı ile Negev Berşeva Soroka Üniversite Hastahanesine kabul edilip bir iki ay içinde göçüp gittiler. Onlar için durum çok daha kolay oldu. Onlar benim gibi nişanlı veya sözlü olmadıkları için karar vermek zor olmadı. Ben her ne kadar Janti ile karar verdim isede evlenmeden bunu yapmak mümkün değil. Olayı ailelere açtığımda 1948-53 senelerinde bu topraklarda zorluklara dayanamayıp geri dönen ailelerimiz başta bu karara karşı gelmek istedilerse de kendileri de geleceğimiz hakkında garanti göremedikleri için onlar da bizim gibi durumu kabullenip düğün hazırlıklarına başladılar. Daha önümüzde tam bir sene var. Amerikan Hastahanesine müracaat edip cerrahi asistanlığına başladım. Cerrahinin ilkelerini gönüllü olarak yaz aylarında gittiğimiz Guraba ilk yardım odasındaki onbaşı Mehmedin, Etfal hastahanesinde dâhiliye servisi ve cerrahideki gönüllü işlerimizle dikiş atmak, ekartör tutmak gibi ilkelere sahi olduğum için Amerikan hastahanesinde barınmak zor olmuyor. Burası bugünkü İstanbul’un en lüks ve en modern hususi tababet veren tek hastahanesi. Doktor kadrosu ekserisi dış memleketlerde ihtisas görüp modern tıp bilgisine sahip, icabında hastaları ile veya kendi aralarında İngilizce, Almanca, Fransızca konuşan daima şık elbise ve beyaz önlüklerle dolaşan, levanten zümreye ait doktorlar. Kendimi böyle bir atmosfer içinde görüp çalışmamın ilk zamanlarında büyük gurur ve zevk aldığımı inkâr edemem. Şık hasta ve insanlar arasında dolaşıp tıbbın daha modern şeklini, tıptan nasıl para kazanıldığını görmek karar vermiş olduğum ileriki planlarımı gölgelemeğe başladı. Cerrahlardan en çok sevdiğim ve saydığım bizim levanten Yahudilerden babadan gelme tıp ailesine bağlı Dr Jul Barbut beni himayesine alıp girdiği bütün ameliyatlarında asistanlığını yaptığım gibi kendime ilerdeki doktorluğumda lider olarak görmeğe başladım.

Dr Barbut İngiltere’de cerrahi ihtisasını bitirip tam bir İngiliz stil ve şivesi ile gerek Türkçeyi gerek İngilizceyi konuşup tam bir İngiliz lordu gibi davranan bir tip. İnsan böyle bir kısmete nasıl imrenmez, taklit etmez. Zaman geçtikçe aramızdaki samimiyet ve bağlılık ilerledikçe bir gün beni karşısına alıp
YUSUF SEN SAKINA BURADA KALMAYACAKSIN. SENDE DİĞER ARKADAŞLARIN GİBİ PILINI PIRTINI TOPLAYIP MEDİNAYA GİDİP MODERN TIBBI YAPIP YAŞAYACAKSIN.
Bu söylenti yaşantımın ileride Türkiye’de değil,  arkadaşlarım gibi İsrail’de olacağına bir başlangıç işareti. Bu andan itibaren Janti ile sohbetimiz düğüne hazırlık ve göç olmaya başladı.
Düğün hazırlıkları ile beraber düğün tarihi Hazirana belirlenince göç hazırlıkları da paralel olarak gitmeğe başlıyor. Aslında hazırlanacak ne var ki, eğer düzeltilmiş bir evimiz olaydı, yerleşmiş işimiz ola idi hazırlık kelimesi yerinde olur idi.
Bizler ki yeni evlenmiş genç çift için bütün problem anne baba evinde yaşayıp, baba parası yiyip yepyeni bilmediğimiz bir memlekete gidiyor ve ailemizden uzaklaşıyoruz. Bizler ki üniversiteyi iyi derecelerle hiç zaman kaybı olmaksızın bitirip aile ve etrafımızın birer gurur ve iftihar vesilesi olduk. Ansızın pılımızı pırtımızı toplayıp üniversiteye başladığımızdaki hülyamız olan İstanbul Nişantaşı Caddesinde güzel bir klinik açıp kapının yan duvarında sarı pirinçten doktor tabelası, aranan meşhur bir Yahudi doktoru olup gerek Yahudi, gerek Türk cemaatinde lanse olup maddi manevi ilerlemek, adam olmak düşünce ve hülyayı arkada bırakıp gidiyoruz.

Bizleri ve bizler gibileri buna iten sebeplerin başı memleketin vatandaşlarına lüzumlu dikkat ve kıymeti verememesinden dolayı olsa gerek. Sen bu genç doktora doğru dürüst ihtisas yeri veremezsen, ihtisas sırasında maddi durumunu düzeltemez, geçinebilmek için ikinci iş arattırırsan, akranları olan arkadaşları ticarette daha iyi para kazanıp ilerlerse, o genç, dinamik kafası açık ilerlemek isteyen doktor, ne yapıp yapıp ilk fırsata bu zorluklardan kaçacak ve istikbalini başka memleketlerde arayacaktır.

İsrail Devleti otuz yıldan beri geçirmiş ve geçirmekte olduğu kuruluş ve kurtuluş devresinin güçlüklerine rağmen bütün dünya millet ve memleketlerine örnek oldu. Dış memleketlerde yaşayan tüm Yahudi fertlerinin gurur duyabilecekleri modern, ileriye yönelik bu memleket kendine bu günlerde mıknatıs gibi Yahudi gençliğini çektiği gibi bizleri de buna katıyor.