10 Nisan 2014 Perşembe

28-Sıkıntılı yıllar




Böyle sevinçli bir olayı gölgeleyen bu memleketin tersliklerini şimdi üzerimde hissetmeğe başladım.
Daha serviste tam yetkili mütehassıs doktor hissini tadacağım bu günlerde ansızın bir sabah az konuşan, dudak arasında mırıldayan, çekingen şefim beni karşısına alıp “Dr Sibi artık buraya kadar. Öğrettiğimi öğrendin, iyi bir ürolog olacağına hiç şüphem yok. Ancak bundan sonra bunu söylemek zorundayım ki servisteki kadronu yarıya indirmek zorundayım.”

Bu anda bu memleketin haksız ve acı gerçekleri kafama dank etti. Sen bu kadar sene her şeyini vererek çalış ilerle, sevilen, sayılan muvaffakiyetli bir eleman ol ve sonunda seni kapıya koysunlar, bu evla mıdır? Kafam karmakarışık, hani modern memleket, hani insanlar dürüst? Ben şimdi ailemi büyüttüm. İhtiyaçlar büyüdü, nasıl her şeye cevap vereceğim? Burası Türkiye değil ki muayenehane açayım ve hasta bekliyeyim. Bu memlekette doktor için tezgâh hastahane servisidir. Memleket sosyalist tababetle idare olduğu için vatandaşlara yüzde yüzü devlet sağlık güvenceleri sağlanmış, gelip benim açtığım kliniğe neden gelip para versinler? Kabullenen gerçek bu ki parası olan hasta onu tedavi edecek olan doktoru seçmek istediğinde masa altından verdiği para ile tedarik ediyor. Bunu on senedir gerek servisimdeki doktorlardan gerek diğer servis şeflerinden görüyor ve bu gidişatın yasağına rağmen bu havayı teneffüs ediyorum.

Bu zor durumun gerek maddi durumumu ve gerek tıp alanında ilerlememi durduracağını göz önüne almak mecburiyetindeyim. Arkadaşlarım meslek alanında ilerlerken ben gerilemek zorunda olacağım.
Haydi, alternatif düşüneyim. Türkiye’ye dönüp mesleğime orada devam edeyim mi? Buna imkân yok. Zira askerlik sırasında TC’den ıskat oldum. Alternatif olarak bu karanlık zor günlerde Beer Yaakov devlet hastahanesinde tam kadrolu mütehassıs arandığını öğrendim. Kadroya talip olurken karşımdaki servis şefinin kendini beğenmiş, terbiyesiz, hunhar bir tip olduğunu bilerek kabullenip işe başladım. Assaf Harofe hastahanesini gayet şık bir ayrılık partisi sonucunda istemeye istemeye terk ediyorum.
Bir insanın işsiz zamanı hayatının en zor anı olacağını bu zamanda anlıyorum. Bundan sonraki yüz karası olacak üç senemi ne hatırlamak ne de yazmak istiyorum.

Bütün bu zor seneler içerisinde arkadaşlarım daima bana ve aileme moralen destek olup yalnız bırakmıyorlar. Bu senelerde İsrail hayat standardı yükselirken herkes bu dalgalanmalardan etkilenip inme ve çıkmalarla uğraşıyor, velhasıl İsrail zor bir memleket olmağa başladı Ne yapalım artık televizyonlar siyah beyazdan renkli oldu. Seneler bu şekilde aynı düzen içinde hamsinler, oflamalar, terlemeler, evdeki poker pişpirik akşamları, içkili partiler, kuraklık seneleri, sızlanmalar, Türkiye’ye turistik seyahatlerle geçerken aileye beyaz tenli altın sarı saçlı üçüncü kızım Talya doğuyor. HERKESE VE KENDİSİNE HAYIRLI UĞURLU OLSUN.

Zaman geçmek bilmiyor, ben her geçen gün cerrahi kabiliyetimden inmeğe ve bilgi bakımından gerilemeğe doğru olduğumu hissediyor ve buna çare arıyorum. Meslek arkadaşlarım, benim gibi ihtisaslarını bitirdiler kendi servislerinde işlerine devam ediyorlar, Bazısı Türkiye’ye dönerken bazısı güney Afrika’ya çalışmaya gittiler. Kendimi onların durumlarına ortak göremediğimden sıkıntı duyuyorum. Nöbet odasında yağlı boya kokuları ve pranga mahkûmu sıkıntıları ile dolu senelerinin bitmesi için dua ediyorum.

İnsan bu gibi durumlarda hayatın ne kadar insana haksız ve zalim davrandığını hisseder, ona karşı galeyana gelir. Neden bana? Nerede yanlışlık yaptım? Bu yanlışlıkları nasıl düzeltirim? İlerde bu yanlışlığın hesabını nasıl öderim? Bu memleket hakikatten bana ve büyümekte olan aileme münasip mi? Bence şimdi ben büyük bir haksızlık içindeyim. Hani nerede denilen söz, iyiler, muvaffakiyetli, genç dinamikler ilerlerler. Belki daha az muvaffakiyetli, daha basit,  yükselmek içgüdüsü az olan, terbiyesiz, saygısız birisi olsam belki bütün bular başıma gelmeyecek. BEYHUDE edindiğim Türk terbiyesi içime sindi ve bunu silmek zor ve imkânsız bu memleket için olmadığını görüyor kendime ve memlekete kızıyor küsüyorum. Ancak bütün bu düşünceleri arkada bırakıp çabuk, çok çabuk, belki çok zor bir karar vermem lazım, Bu durum bu şekilde devam edemez, etmemesi lazım.

Güney Afrika’ya zenci hastahanesinde çalışmağa giden arkadaşım İzmirli Dr Sami oradaki yaşantı ve meslek bakımından bilgi dolu mektubunun yanında orada çalıma broşürü ve kabul mektubu yolladı. Bir ay içinde orada olmam ve çalışmağa başlamam lazım. İşte bütün bu zor durum karışında kararımın kati ve kesin olması lazım. Bir taraftan benim meslek durumum zor ve çekilmez halde iken bu terazinin öteki kefesine sıhhi bakımdan çok zor durumda olan çok sevdiğim annem, ihtiyarlayan babam, Amerika’da hayatına devam eden İshak kardeşim, düzenli denebilecek bir etraf hayatı ve alışkanlıklar...  Bütün bunları düşünmek için çok kısa bir zaman, fakat bu zor kararı almam lazım. Bu çöküntüyü durdurmak şart ve çabuk olmak lazım.

Geçen gün yine serviste dolanırken ansızın yanıma gelen ve çok hürmet ettiğim servis hemşiresi Aşkelon devlet hastahanesinde Ürolog arandığın söyleyince hemen telefon edip müdürü ile randevulaştım. Aşkelon Tel Aviv’den 50 km uzakta, Gazza şehrine 10 km uzakta deniz üstünde 60.000 kişi nüfusu olan basit, şirin, ahalisinin büyük bir kısmı 1950’lerde Kuzey Afrika’dan gelmiş Libya, Fas, Cezayir kökenli küçük bir İsrail periferik şehri... Müdür ile olan konuşmam neticesinde haftada üç gün burada üroloji çalışması yaparken aynı zamanda Asaf Arofe’de de üç gün devam edeceğim. İşte şimdi yolum ikiye ayrılırken vermem gereken karar da bunun gibi. Afrika mı? AŞKELON MU?

Bu karar belki hayatımın gidiş yönünü çizecek. Kararı vermeden evvel şehrin fiziki şeklini öğrenmek için kısa bir gezinti yaparken kafamdan geçen bütün sualleri cevaplandırmağa bakıyorum. İlkin Janti buna ne diyecek, annem babamın durumu ne olacak, sosyal hayatım nasıl devam edecek, Afrika uzak fakat ilerde belki buradan daha büyük gelecek verebilir. Çocuklar daha halen küçük her şeye alışabilirler. Bütün bunların içerisinde ben Yasef tablonun neresindeyim?

Aşkelon dönüşümde karar kıldım, ben şimdilik Afrika’dan vazgeçip İsrail’de kalıyor ve sıkı çalışıp hem kendimdeki kabiliyeti hem de muvaffak olabilme gücümü ispat edeceğim. Haydi, Yasef kollarını sıva ve savaşa çık. Olay kolay değil, herkese ve kendime muvaffakiyeti ispat etmem şart, aksi takdirde bütün bu proje suya düşer ve yerin dibine gömülürüm. Haftanın üç gününü büyük bir hınç içerisinde bana verilen cerrahi servisine yatırdığım hastaları ameliyatla ve bir gün poliklinik yapmakla tamamlıyorum. Sabahın erken saatlerinde Aşkelon’a varıyor ameliyathanede bulup bulmadığım cerrahi asistanlarla ameliyatları bitiriyor ve akşam yine nöbet odalarında yorgun argın sabahlıyorum. Kısa zaman içinde kendimi tanıttım ve sevdirdim. Aşkelon’dan artık üroloji problemleri için hastalar Tel Aviv’e gitmez olmağa başladı. Lüzum gördüğüm takdirde zor vakaları Asaf Arofeye yollayıp tedavilerini orada devam ettiriyorum. Yaptığım işten zor olmasına rağmen zevk alıyor ve her geçen gün mesleğimde ilerlediğim hissini tadıyorum.

Peki, bu ne zamana kadar devam edecek derken bir gün hastahane genel müdürü beni yanına çağırıp Aşkelon hastahanesinin bugünden sonra tam bir üroloji hizmeti vermesi zamanının geldiğini söyledi. Bu demek oluyor ki bu işe devam edebilmem için kanuna göre tam kadro ile çalışmam ve Aşkelon’da oturmam icap ediyor. Bu karara ailemi ikna edip kısa zaman içerisinde pılımızı pırtımızı toplayıp Afrika yerine Aşkelon’a göç ediyoruz. Acaba bu acele yerinde mi? Neden biraz düşünüp tartmıyorum? Annemin durumunu hiç düşünmüyor muyum? Neden bu anlarda bencil oluyorum? Ya bu muvaffakiyet devam etmeyip yarıda kalırsa? Bütün bunlara tek bir cevabım var, o da Şemuel Harofe hastahanesindeki üç senenin bende bıraktığı kötü his ve travma olsa gerek. Burada hürriyetimi ve şahsiyetimi bulduğum gibi artık kimsenin boyunduruğu altında değilim. Aklımın erdiği her şeyi rahatlıkla yapabiliyorum. HÜR DOĞDUM HÜR YAŞARIM prensibine göre.

İşte bu güzel, gurur sayılabilecek ilerlemenin aile hayatıma tesiri gün geçtikçe görülmeye başlıyor. Zaman geçtikçe küçük şehrin Janti’ye yaptığı psikolojik tesir, büyük şehri aratması, arkadaş ve sosyal hayattan uzaklaşmamız bütün mesleğimdeki muvaffakiyeti gölgelediği gibi tatsız yersiz yüksek sele biten münakaşalara sebep oluyor. İşte bu anda gelecekte cevap arayacağım soru ortaya çıkıyor. Bütün bu adak bu kadar sıkıntı dolu bir hayat için değer mi? Ne için bu insanları senin mesleğin için kurban ediyorsun? Sana bu hakkı kim verdi? Ne diyebilirim, bu memleketin şartları, mesleğime olan sevgim, hasta insana ta küçük yaşta yardım eli uzatma içgüdüsü, ona karşı olan sevgim ve saygım beni bir şekilde aileme karşı egoist kılıyor, bu his beni içimden yakıyor.

Evimiz denize üç dakika mesafede bir villa, denizin dalga sesleri ilk günler bizleri rahatsız ederken hafta sonları arkadaşlar bizlere moral vermek için evimize doluyorlar. Janti geldiğimiz günden beri sıkıntı ve moral bozukluğuna bağlı her gün gözleri şiş ağlıyor. Başka çare var mı? Afrika’yı seçse idim bizim için daha mı kolay olacaktı? Alışabilecek mi idik? Zaman su gibi gergin akarken, etraf, komşular bizleri ve Jantiyi tanıyıp sevmeğe başladılar. Aynı villanın alt katında oturan ev sahibi ailesi bizleri kendi ailesi gibi görüyor devamlı moral vermeğe çalışıyorlar, sıcak tatlı hoş bir aile.

Hastahanedeki pozisyonum gün geçtikçe yükseliyor ve ismim her tarafta konuşulur oluyor. Artık kendimi hastahane idaresine kabul ettirdiğim gibi onlardan ilerlemem için talep ettiğim alet edevat isteğimi geri çevirmiyorlar. Bu şekildeki çalışmamın senesi dolarken sıhhat vekâletinden 15 yataklık üroloji servis ihalesi açıklandı. Bu ihaleyi Rehovot üroloji servisinde 65 yaşındaki bir kimseye verdiler. Bu şahsın burada ne işi olabilir. Burası benim kurduğum genç dinamik çiftlik zaten haftasına kalmadan eyvallah deyip bir daha gelmedi. İş yine benim omuzlarıma yüklenirken kararımı verdim, gelecek ihaleye ben de kendimi aday gösterip bana kalması için savaşacağım. Neden olmasın?  Bu kadar zaman içinde gecemi gündüzüme katıp olmayan bir şeyi bu küçük şehirde ortaya koydum. Ailemi alışmış oldukları muhitlerinden çıkarıp buraya sürükledim. Ne için? Sonunda kocaman koskocaman bir ÇÜŞ ...için.

Neden ben bu kadar etrafımdaki insanlara, dürüstlüğe, insaniyete inanıyorum? Hayattan korkuyorum? Bileğimdeki altın bilezik eskidi mi? Ne yapılır, ben ve kardeşimin edindiğimiz kromozom yapımızda başkaların emir eri olamamamız gerekir. Bizler kimseden ihtarla yaşayabilen insanlar değiliz, yaptığımız işi iftihar ve tam mükemmeliyetle tamamlamayı sever, hem yaptığımızdan zevk alır ve karşımızdakilere bu zevki vermesini biliriz. İşte bütün bunların karşılığı bazen hesabını çok pahalı ödüyorum.

























6 Nisan 2014 Pazar

27-Kipur savaşı



Ekim ayının başlangıcındaki ilk haftada Yahudi milletinin en kutsal günü sayılan Kipur günü, bu günü ta çocukluğumdan beri daima özel bir gün olarak görür ve ona has herkes gibi eski ananelere dayanarak her Türk Yahudi’si gibi hareket etmek hissini duyarım. Nede olsa dindar değilsem de ananeleri devam ettirmek isteyen bir kişiyim.

Sabah erken saatte elime talleti alıp bütün Bat Yam’daki ekseri Türk Yahudilerinin toplandığı Sinagogun yolunu yayan giderken yolda acayip bazı olaylar hissetmeğe başlıyorum. Boş ve vasıtasız olması gereken caddelerde arada bir vasıtalar geçip gidiyor. Bu acayip düşünce ve his ile Sinagoga varıp diğer arkadaşlarımın oturdukları tarafta yer bulup bildiğimiz ve unutmadığımız Türkiye’deki makamlarla dua etmeğe başladım. Böyle kutsal sayılan bir güne dindar veya değil ateist veya değil herkesin ona özel bir saygısı ve inancı vardır.

İsrail topraklarında bu günün anlam ve şekli tam manası ile hissedildiği için bu günü kutlamak için dünyanın birçok memleketlerinden Yahudiler gerek günün kutsallığını hissetmek ve gerek aile yakınları ile birleşebilmek için turist olarak geliyorlar. Böyle bir günde sanki bütün memleket tam bir grev içindedir, ne giren ne de çıkan vardır bir tek şey his ve adet. Çocuklar içinse bisiklet bayramı da denebilir. Sinagogun içi zaman geçtikçe vantilatörler harıl harıl çalışmalarına rağmen hep beraber söylenen dualarla daha da sıcak olmağa başlıyor Hazana kulak asıp ta küçük yaştan beri ezbere bildiğimiz duaları mırıldanır veya yüksek sesle söylediğimiz bir anda Sinagogda acayip bir hareket olmağa başlıyor. Yanımdaki arkadaşlarımdan ve tanıdıklarımdan birbirlerine fısıldaşarak talletleri toplayıp dışarı çıktıklarını görüyorum. Kısa bir zaman içinde Sinagog içinde daha yüksek sesler duyulup memleketin harbe girip seferberlik ilan edip radyoların açılıp asker kodları okunduğu duyuldu. Artık ne anane ne örf ne de adet düşünebilecek hal kaldı. Küçücük bir devlet, küçücük bir İsrail milleti hayat mücadelesine gidiyor. Etraf memleketler bu yeşermekte olan memleketi hazmedemeyip tekrar imha yolunu tutular. Her ne kadar şimdiye kadar bu gayretleri boşa gidip toprak, insan ve maddi kayıplar vermiş iseler de cehaletleri yüzünden, büyüklük hisleri yüzünden ders almayıp aynı yola başvuruyorlar. Ölecek olanlara yazık, öksüz kalacaklara, yazık dul kalacaklara yazık. Neticede her iki taraf kaybedip acı çekecekler.

Artık bu kendine has tanrıya inanan inanmayanları gerek düşüncede gerekse davranışta birleştiren kutsal gün bitti. Sokak, cadde ve Sinagoglar boşalmış evlerde küme küme insanlar radyo ve televizyonların başında söylenecek kodları duyuyor ve evde her zaman hazır olan ihtiyat çanta ve postallarını kapıp caddelerde bekleyen kamyon otobüs ve kamyonetlere dolup kıtalarına gitmek üzere gözü arkada olmadan koşup son hızla yol alıp kayboluyorlar.

Bizler ki yalnız tarih kitaplarından harp kelimelerini öğrenip okuduk ezberledik, şimdi bu gerçeği yaşıyor, acayip bir korku içinde olanları seyrediyor yaşıyoruz. Biz yeni göçmenler bu oyuna iştirak etmiyoruz. Zaman geçtikçe sokaklar tekrar eski halini aldığında hissedilen olay etrafta çoğu kadınların ve çocukların dolaşması ve acayip bir sessizlik, asık surat ve düşünce dolu insanlar...

Ben ve benim gibilere sokak ve evlerde bir acayip gözle bakılıyoruz. Bütün bu hengâmede ben ve benim gibi yeni muhacir arkadaşlarım askerlik yoklaması dahi yapmadığımızdan oyunun dışındayız.
Arkadaşlardan senelerdir İsrail’de yaşayan ve altı günlük savaşında harp eden Moris Sinagogdan çıkıp evde tankçı tulumunu üstüne çektiği gibi helalleşmeğe vakit bulmadan Golan tepelerindeki kıtasına koşup harbe girdi. Ben ve benim gibi hemen hastahanelere gidip lüzumlu vazifeler hakkında direktifler aldıktan sonra her birimiz yerlerimize dağıldık. Hastahane bütün ağır olmayan hastaları taburcu ettikten sonra harp alanlarından gelecek olan yaralıları kabul etmeğe başladık. Görevim ilk yardım odasında gelecek yaralıların ilk tedavi ve lüzumlu teşhis kısımlarına yönlendirmek, icap ettiği takdirde ameliyathaneye girip yardım etmek. Zor bekleyiş, demir kadar kuvvetli sinir harbi yapıp radyo dinlemek...

İlk acil odası harpten evvel fizyoterapi salonu olan büyük bir salona alındı ve bütün duvarların dibine sedyeler, karton karton plastik serum torbaları, acil pansuman ve lüzumlu alet edevat yerleştirdikten sonra hepimiz bir ölüm sessizliği içinde devamlı harp haberleri ileten radyonun başında birbirimize bakıp dudaklarımızı ısırıyor tırnaklarımızı kemiriyoruz.

Kolay bir harp değil. Arap memleketleri bizi Kipur gibi bir günde her ne kadar hazır olan bir memleket olsa bile pantolon aşağıda yakaladı. Harp Golan tepelerinde, Suriye, Sinay yarım adasında Mısır ordusu ile kıran kırana başladı. Gelen radyo haberlerine ve herkesin yüzlerine bakarak ne kadar zor ve acı geçtiği belli. Harbin birinci gününden bütün İsrail’deki hastahanelerin ameliyathaneler dolup taşıyor. Bizim hastahaneye bir girişte altı yaralı geldiğinde ameliyathane ilk üç ağır yaralı ile tıkandı durdu. Çare olarak daha evvelden yeraltında hazır olan ameliyathaneler açılıp hastalar orada ameliyata alındılar.

Tıp hayatımda ilk olarak harp yaraları ile karşı karşıyayım. Acayip bir his ve görüş. Biz doktorlar hasta, sakat olan insanların mahzurluklarını giderebilmek için her şeyi yaparken, harp insanoğlunun yarattığı ve onunla gurur hissettiği alet edevatı ile Tanrının en mükemmel varlığını yok edebilmek için bütün gayretini sarf ediyor. Yazık değil mi? Günah değil mi? Tanrı neden kulak, göz, ağız verdi? Bu çirkinlikleri, bu haksızlıkları, görüp, işitip, konuşmak, anlaşmak var iken her şeyi siyaha, kirli kırmızıya boyuyorlar? 

Artık bütün günlerimiz radyodan duyulan haberler ve gelen yaralıların anlattıkları ile toplu iğnelerden yaptığımız küçük bayraklarla haritada harbi takip etmeğe başladık. Günler geçtikçe cephelerden gelen haberler acı ve zor olmağa başladı. Bizim hastahane yaralılar ve ruhen harp şoku ile yaralananlarla dolmağa başladı. Bu gençler birkaç gün evvel aile, arkadaş ve etrafları ile gülüp, şakalaşıp hayat mücadelesinde savaşırken şimdi bulanık bir noktaya bakan acı gözler, beyaz duvarlara bakıp bir şeyler düşünür oldular. Böyle bir tablonun karşısında olmak çok zor, acı, yıkıcı. Bu harbin kazancı hastahaneden aileme getirdiğim bitlenme hatırası oldu.

Bir memleketi memleket yapan, dünya millet ve memleketlerine kendini kabul ettiren fonksiyonların öncülerinden başta geleni, kendini savunması için kurduğu kuvvetli ordusudur. Her ne kadar ordu alet, edevat ve teknoloji bakımından kuvvetli olması gerekiyorsa onu büyük yapan milletin ideolojisidir. Bu memleket bu kadar senedir savaştan savaşa etraf millet ve memleketlerin kötü ideolojileri ile mücadele ederken, kendi milletine yarının daha iyi olacağına inandırmağa bakıyor. Memleketin tek sözcüğü  ŞALOM = SULH.

Okul öğretim seneleri lisenin son sınıfına geldiğinde kız erkek orduya on sekiz yaşında teslim olup çok zor, yorucu, tehlike dolu, asrın en ileri silah teknoloji ve harp sanatını öğrendikten sonra üç sene mecburi askerlik devresini bitirip ancak yirmi iki yaşında tahsil hayatına devam ediyor. Bu demek değildir ki askerlik hayatı bu şekilde bitmiş oluyor. İsrail’de 45-50 yaşlarına kadar askerlik ihtiyatlık devreleri ile devam eder. Şöyle ki bu memleketin esas ordu kuvveti ihtiyat askeridir.

Bizler bu memlekete Türkiye’den gelip doğru tıp ihtisasına girdiğimizde gün gelip bizleri herkes gibi ihtisas ortasında asker yapacaklarını pek başta düşünmemiştik. İhtisasın dördüncü senesinin ortasında askerliğe çağırıldım. Kolay bir olay değil, evde küçük çocuk, kadın çalışmıyor, masraflar yerinde, aile büyüyor bize askerde maaş minimum, bu çark nasıl dönecek. Bir buçuk sene kısa bir zaman değil.
Elbiselerimi üstümde gördükten sonra kendimi asker olarak görüyorum. Ordunun kararı beni çalıştığım hastahanenin yanındaki karargâha cerrah olarak sevk etmesi. Burası İngilizlerden kalma etrafa okaliptüs ağaçları içerisinde dağılmış asbest, damları saçtan barakalar.
Benim çalışacağım yer bu barakalardan bir tanesi. Baraka üçe bölünmüş, bekleme, doktor kabul odası ve küçük cerrahi odası. Benimle birlikte 18 yaşındaki barakanın temizliğini, hasta kabulü, aletlerin hazırlanması ve sterilizasyonunu üstlenen hemşire kız asker. Ben artık yeşil asker elbisesi, yüksek asker ayakkabısı giymiş, sol omuzuna asker beresini yerleştiren, ilerde kurs görüp asteğmen olacak silah bilmeyen bir İsrailli askeri doktorum.

Bu memlekette kabul edilen bir prensip olarak daima Heybeliada rıhtımında Karadenizli mavna kaptanlarının yüzme bilmeyen tayfa ve çocuklarına yüzme öğretmeleri gözümün önüne geliyor. İlkin beline halat bağlama, sonra onların suya atılışı ve çabalayıp suyun üstünde kalmaları. Aynı prensibe dayanarak ilk aylar bu görev zor geçmesine rağmen suyun üstünde kalmasını becerdim. Bende herkes gibi olup herkese benzemeğe başladım. Maddi durumumu düzeltmek için askerlikteki nöbetlerden başka, hastahanede akşam nöbetleri yapıp işi halletmeğe bakıyorum.

Vazifeye başlamamdan birkaç ay sonra çok seviştiğim Beerşeva hastahanesinde cerrahi ihtisası yapan sınıf arkadaşım Dr.İzak Levi benim barakaya tayin oldu. Bu gerek benim ve gerek onun için büyük bir sevinç ve moral oldu, o da benim gibi hastahanede cerrahi nöbeti yapıp maddi durumunu hallediyor.
İki eski candan çocukluk ve üniversiteyi bitiren bizler her ne kadar yıldı İsrail’de yaşıyorsak da halen eski ananelerden kurtulamadık. Üstümüzdeki asker üniformasını biraz olsun süslemek için çoktandır İsrail ordusundan tarihe karışmış olan kravat takmaya heveslendik. İnat değil mi? Sorduk soruşturduk en nihayet eski asker kantininde sultan palamuttan kalma bir köşede sıkışmış rengi solmak üzere yeşil renkli yünden yapılmış iki paçavra parçasını bulabildik. Bu şekilde hiç alışık olunmayan bir şekilde asker kabulünü yapıyoruz.  Bu heves uzun sürmedi. Bahara girmemizle ne kravat çekiliyor ne de uzun kollu gömlek ve montgomeri ceket. İleriki yıllarda belki bunu hatırlayıp hem güler hem de güzel saflığımızı hatırlayacağız.
 
Bizler mesleğimizi çok seven iki cerrah doktor, buradaki işimizi basit şeylerle değil daha esaslı yapmağa başladık. Hasta askerlere ameliyat randevuları, ameliyat öncesi hazırlık safhası, askere doktor hemşire muamelesi ve güler yüz. Artık bütün bölüklerde ve ordu kıtalarında ismimiz duyulur oldu. NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE.

Mevsim artık yaz, sıcaklar gerek gündüz gerek gece saatlerinde o biçim. Bu akşam karargâhta nöbetçiyim. Nöbet deyince yukarı barakaların birinde akşam saatlerinde karargâh ve kıtalardan gelen askerlerin ilk yardım ve revir hizmeti. Sıcağın yanında zor geçen zamanın sıkıntısı, evdeki ailenin düşüncesi ve havada devamlı vızıldayan koca sivrisinekler. Bu sessiz ve sıkıntılı yerde aniden büyük bir hareket ve heyecan peydahladı. Etraf asker dolup askeri arabalar bir aşağı bir yukarı gidiyorlar. Allah’ım ne oluyor? Böyle sessiz olan yeri birden curcuna yerine döndüren sebep ne? Demeye kalmadan ağızdan ağıza Tel Aviv’de teröristler baskın yaptı haberi denmeye başladı. Kumandanlıktan birkaç araç alelacele karargâhın kapısından uzaklaşırken bizi de acil sıhhiye edevatını toplayıp üstü açık eski bir cipe yerleştirip yola koydurdular. Yönümüz Tel Aviv kordon boyundaki dar sokaklardaki bir otele giren ve devamlı ateş eden teröristlerin bulunduğu Savyon oteli. Yol boyunca heyecanım sonsuz, ben hayatta ne top ne kurşun görmüş bir insan değilim, benim bu yerde ne işim olabilir? Doğru, bu kadar senedir ilk yardım cerrahi odalarında muhtelif acil vakalarda müdahaleler yaptım. Ancak silahların karşılıklı yağmur gibi uçuştuğu bu yerde ben ne yapabilirim. Etraf büyük hengâme içinde iken yanıma karargâhın komutanı büyük bir heyecanla otele hücum edecek kuvvete benim de iştirak edeceğimi söylerken herifin suratına öyle bir acayip şekilde baktım ki büyük heyecanı içinde ’emrime karşı mı geliyorsun?’ deyince hiç tereddüt etmeden ’evet’ kelimesiyle cevabını verdim. Hemen ardından hiç nefes almadan benim şimdiye kadar ne subay ne de silah kursu görmediğimi hatırlattıktan sonra yapabileceğim ve yararlı olabileceğim şekli anlattıktan sonra balon gibi şişmiş olan herifin havasını boşaltıp sokağın köşe başında ilk yardım seyyar revirini açıp düzenlettim. Saatler ilerledikçe hücum kuvvetlerinin hazırlanışları, tankların namlularının hareketleri, her bir taraftan gelen telsiz konuşmaları ve havada uçan fosforlu kırmızı mermiler. Emirle birlikte hücum tümeni büyük bir ateş gürültüsü ile harekete girip otele saldırdı. Etraf sanki bayramdaki maytapların ses ve ışıkları ile donandı. Yarım saatlik büyük hengâmeden sonra her şey durdu ve etraf büyük bir sessizliğe büründü. Ben bütün bu geçen zaman içinde etrafımdaki askerlerin şaşkınlıkları ile birlikte iken aniden karşımızda kanlar içinde zorlukla nefes alan bir subayı getirdiler. Her kafadan bir ses, etraf asker doldu. Hepsi başımın üstünde yaralıyı yere bıraktıklarında ağzından köpüklerle birlikte kan geliyor. Bu şartlar içinde yapılabilecek tek şey nefes borusuna tub entube ettikten sonra apar topar ambulansa taşınıp uzaklaşırken içimden acayip bir his, ‘bundan fazla daha ne yapabilirdim?’ sorusu başımdan çıkmaz oldu.

Artık gün ağarmaya başladı, herkes pılını pırtısını toplayıp kendi kıta yoluna koyulurken. Tanrım! Demekten kendimi alamıyorum. Ne biçim memleket seçmişim? Ne korkulu hayat, neyin nerede olup biteceği meçhul bir acayip memleket. İşte etraf günlük güneşlik, sıcağın kendini hissettirmeğe başladığı bu saate ben nöbeti bitirip eve yatmağa gidiyorum.

Askerlik devremi arkadaşım İzak ile beraber devam ettiriyorum. Arada subaylık kursunu bitirip omuzlarıma subay rütbesi olan defne yapraklarını koyduktan ve bir buçuk senelik devremi bitirdikten sonra Asaf Arofedeki üroloji ihtisasıma devam edip sevilen ve takdir edilen bir doktor olarak ihtisasımı bitiriyorum.










































31 Mart 2014 Pazartesi

26- Ev sahibi oluyoruz



Türkiye’den getirdiğimiz paranın bir kısmını harcarken sıra her İsrail vatandaşı gibi bir ev sahibi olmak için bankanın vereceği borç para prosedürünü araştırıp kalan para ile ev sahibi olmak kararı.
İsrail memleketi vatandaşlarını sanki ev sahibi yapmak için adeta zorluyor. Şehrin her tarafı inşaat şantiyeleri ile doluyor, caddelerin her bir köşesi müteahhit ve emlakçı büroları ile dolu tıpkı Amerika'daki eski altın altına hücum sahneleri gibi.

Bütün bu hengâmede Bat Yam emlakçı ve müteahhit bürolarında Türkçe ilanlar ve konuşanlar, bu da yeni bir iş. Ev için, oturduğumuz evdeki komşumuzun müteahhit ağabeyinin yapmaya başladığı denize yakın olanı ile karar kıldık. Her ne kadar evin bitimi bir sene sonra olacak ise de şimdilik gayet rahat ve iki kişi ve arkadaşları kabul edebilecek ferah bir evimiz var.

Bu durumda çalışıp kazandığım paranın 1/3 bu borca gidecek, olsun neticede az bir para ile herkes gibi ev sahibi oluyoruz. Böylece olan geri parayı da buraya yatırdıktan sonra kala kala aylığımın üçte ikisi ile geçineceğiz. İstanbul’da iken tasarladığımız programın bir kısmı gerçek oluyor.
 
Muhaceret göründüğü gibi her zaman bu kadar tatlı gitmez. Bir yerde patlak vermesi şart galiba… Aksi takdirde ileride anlatmak için mevzu kalmayacakmış gibi Janti hamile, ben full time, gün aşırı nöbet ve ameliyatlar eve yorgun argın döndüğüm bu günlerde evini kiraladığımız ev sahibi gelip bir ay içinde evi terk etmemizi istiyor. Şimdi öp babanın elini. Bütün tatlı rüyalar bir anda yıkılır gibi oldu. Böyle kısa bir zamanda ben şimdi nerede ev bulayım? Kim altı ay için ev kiralar. Anne, baba evi yok ki gidelim bu dalgayı geçirelim. Olan akrabalar herkesin kendine göre küçük evleri, arkadaşlar dersen bizler gibi gariban. Kala kala aklıma hastahane lojmanı geldi. Sabahına ilk iş olarak hastahane idaresinde nefesimi aldım. Olan olmayan İbranicemle idaredeki işçi kısmı baş memuruna durumumu anlattığımda yüzüme bakıp gayet ciddi bir tavırla “araban var mı’’ sorusuna gayet saf ve tecrübesiz olarak evet cevabını verdiğimde ‘’çok güzel mademki otomobilin var akşamları orada yatıp gündüzleri hastahanede dolaşırsınız’’ cevabı karşısında hemen gözümün önüne babamın 1949 senesinde ki durumu gözümün önüne geldi. Fakat ondan farklı idim. Ben bir doktorum, benim bir mesleğim ve şahsiyetim var. Hiç kimse beni yolumdan alıkoyamaz. Kaldı ki cevabı veren benim gibi bu hastahanede çalışan bir memur. Her ne kadar otomobilde yatmayacaksak da ilk günlerimizi bir demir yatak, bir musluk ve bir saç dolaplı nöbet odasında geçirmek mecburiyetinde kalıyoruz.

Hamilelik zor bir şey olsa gerek, fakat Janti bütün bu zorluklara rağmen bana yük değil. Akşam üstleri yemekhanede yemek yedikten sonra eğer ameliyat yoksa yatıncaya kadar ameliyathanedeki yemek odasında vakit geçiriyor ve sonra geç vakit odaya gittiğimizde bazen yanlışlıkla odaya girmek isteyen nöbetçi doktorlarla karşılaşıp durumu anlatıyoruz.

Geçen akşam gecenin geç saatlerinde birdenbire Janti uyanıp aniden ağlamağa başlayıp karnı çok aç olduğundan şikâyet ettiğinde “yahu ne ağlıyorsun hemen hal ederim’’ dedim, içimden ‘’şimdi öp babanın elini.” Bu saate bu hastahanede ne bulabilirim?’’ deyip ameliyathanenin yolunu aldığımda “eğer azıcık sıfır yağlı beyaz peynir ve biraz margarin, ekmek bulursam bu iş hal olmuş olur’’ düşüncesi ile ameliyathane yemek odasına girdiğimde ortada kuru ekmek dilimlerinden başka bir şey bulamayınca bir parça pamuk biraz alkol aldıktan sonra odaya dönüp alkollü pamuğu tutuşturup ekmek dilimlerini kızartıp Jantinin açlığını giderdim. Halen yılmıyor ve her güçlüğe göğüs geriyoruz. Bakalım bütün bu hikâyeyi ne zaman nerede ve kimlere anlatacağız.

Nihayet şans bize gülmeğe başladı, doktor arkadaşlardan İzmirli arkadaşımın iki aylığına tayini çıkınca bizlere kendi hastahane lojmanı olan kırmızı kiremitli barakasını bir müddet için verince kendimizi sanki büyük bir konakta hissettik. Artık nöbet odasına gece ortasında kapıyı vuran olmayacak ve Janti olan gaz ocakla az çok sevdiğimiz hafif yemekleri pişirip yiyeceğiz. Villamızın arka yırtık tel dolaplı kapısı çimenli bir kısma çıkıyor. Bir küçük oturma odamız ve yatak, başka ne isteriz? Neticede yirmi dört saat beraberiz. Zaman geçtikçe burada bile Cumartesileri misafir ağırlıyor, hafta ortası nöbetçi olmadığım günler nefesi Bat Yam’daki Türkiye’den gelen arkadaşların yanında alıp dönüyoruz. Mühim olan beraber olup Türkçe konuşmak ve debarkaderde tur atmak. Baraka her ne kadar romantik görülüyor ise de asbestten yapılmış olduğundan gündüzleri güneşin sıcaklığı ile bir kızgın fırın, akşam ise frijider. Flit atmadığımız takdirde sivrisineklerden akşam ne uyumak ne de nefes almak mümkün oluyor. Eğer az patırtılı bir vantilatör bulursak o akşam nispeten rahat ediyoruz.
İzmirli Dr. İsrael geri döndü ve bizlere yol göründü. Daha bizim ev yapıda biz şimdi ne yapacağız? Hastahanede halen lojman yok, bir daha nöbet odasına girmek akıl karı değil derken arkadaşım Moris bizleri kendi evlerine misafir etmeğe hazır olduğunu söyleyince bir düşünce aldı bizi. NE YAPARIZ GİDERMİYİZ? Tekrar başkalarının evinde yaşamak nasıl olur? Onlar çoluk çocuk sahibi. Ev dediğimizde onlar da ancak kendilerine yetecek iki buçuk odalı bir ev, bizi nereye koyacak? Yine de helal olsun, arkadaş dediğin böyle günlerde belli olur.

Hadi bakalım tekrar göç, ne yapalım kaderimiz bütün Yahudilere has ise, bizde biraz daha fazla.
Her ne kadar zor ve acı günler geçiriyor isek de kırılmamaya bakıyor, olayların iyi tarafını görmeye gayret ediyoruz. Kendimize aldığımız hafif gardırop eşyalarımızı arkadaşlar arasında dağıttıktan sonra arkadaşım Moris’in evine yerleştik. Artık ardımıza bakıp düşünmeyi çoktan bırakıp yalnız aldığımız evin biran evvel bitimi için gece gündüz dua ediyoruz.

Günler haftaları, haftalar ayları ve nihayet bizim ev ayakta ve girilebilecek veya girilemeyecek durumu fazla düşünmeden kendimizi dört duvar arkasına attık. Ne demişler, çok tatlı yemek sonunda mide bulandırır. İşi yerinde bırakmak lazım... Zamanında bırakıp evimize yerleştik. Haydi, hayırlı uğurlu olsun. Evimiz Bat Yam’ın güneyinde ana caddenin arkasında dört katlı denize beş dakika uzaklıkta, salon, yemek odası, küçük bir mutfak ve taraçası, iki yatak odası, salon, önünde küçük bir masa ve iskemle sığabilecek bir de tarasa, hepsi toplam doksan dört metre kare. Akşam yattığımızda denizden gelen dalga sesleri ile ilk günler uyumak zor.

Binanın etrafında şimdilik hiçbir şey yok. Her geçen gün yağmurdan sonra türeyen mantar gibi binalar yapılmaya başladığında bütün arkadaşlar yeni evlerini etrafımızda satın alıyor ve kısa zamanda küçük Türkiye Yahudileri cemaatini evimin etrafında kuruyoruz.

Her ne kadar etrafımızı bu şekilde kendimize has geliştiriyor ve kuruyor isek de yine unutmamak lazım ki bizler bu memlekette yaşamaya ve aile kurmaya kararlı insanlarız.
Memleketteki örf ve adetlerden bahis edecek olursak zannediyorum ki abese kaçacak. Bu memlekette o kadar çok memleketlerden insanlar toplanıyor ki, her insan kendi memleketinden getirdiği örf ve adetleri toplayıp karıştırıldığı zaman hiçbir rengi, tadı, sekli olmayan bu memlekete has bir şekil alıyor. Bunu özelleştirip bu memlekete has olabilmesi için birkaç nesil geçmesi şart, Şimdilik görülen ve yaşanan şekil Tevrat’taki Babil kulesinden farksız. Herkes herkese bakıp yine de kendi örf ve adetlerine göre yaşamağa bakıyor.

Bir memleketi ve milleti özellendiren şeylerin başında olan mutfak buna bir misal olarak alınabilir. İsrail memleketi mutfağı sorulduğunda buna cevap homus, falafel ve pita cevabı alınır ki bu mutfak değil müsvedde bir olay.

İnsan davranışları tıpkı Babil Kulesine benziyor. İnsanların aralarındaki konuşma değil bağırışımadır, sanki birbirleri ile münakaşa ediyor, daima konuşma el ve kol hareketleri ile yapılıyor, insanlar arasında hürmet ve saygı hemen hemen yok denecek kadar az bu da bizler için hem zor hem çok yabancı. Bizler ki pederşahi aile terbiyesi gördük ‘siz ve biz’ kelimeleri ile büyüdük bütün bunları unutmak mecburiyetine geldik.

Örf ve adetlerden bahis ederken yine bizleri güldüren ve acayip kılan yaz aylarının sıcak günlerindeki giyiniş şeklimiz. Bizler de herkes gibi şort ve atlet veya onsuz iş yerlerinde sokaklarda dolaşmağa başladık, netice bizler havaya uyup herkese benzemeye başlamamıza rağmen Aralık ve Ocak aylarında olan yağmurlu ve soğuk günlerde kendi içgüdümüze uyarak elimiz otomatik olarak dolaptan uzun kollu gömlek, kravat ve takım elbise alıp ayna karşısında eski şeklimizi gördüğümüzde içimizde bir burukluk hissetmemek mümkün değil. Benim yönümden hastahaneye gidip servise bu şekilde girip etraftaki doktor, hemşire ve hastaların acayip bakışlarını görmek hoş bir his.

Bu acayip bakışlar daha sonra komplimanlarla süslenip zamanla bu insanların bizlerde görmüş oldukları şeyleri kopya edip ilkin kravat sonra dolaplarda eski kalmış ceket giyerek bizlere benzemeğe başlıyorlar. Demek ki bizler de bu memlekete güzel bir adet getirmeğe muvaffak olabiliyoruz.

İşte problem şimdiden sonra başlayacak. Doğacak çocuklarımızı hangi örf ve adetlere göre büyüteceğiz? Bizler evde hangi lisanı kullanacağız? Ana lisan ve adetlerimizi yana bırakıp bizler de çocukların bu havada büyüyebilmeleri için her şeyi feragat edecek miyiz? Bütün bunlar ne kadar zaman alacak? Bütün bu çelişkiler bizleri değiştirip başka bir mahlûk mu yapacak? Bütün bu suallerin cevabını ileriki zamanın bizlere göstereceğinden eminim.

Hastahanenin kadrosu yavaş yavaş Türk kökenli yeni göçmen gelmiş genç doktorlarla dolmağa başladı. Buraya ilk gelenlerden ben olmam galiba yeni gelenlere yol gösterdi. İzmir’den Dr İsrael Bezeyişli, Dr Sami Perpinyal, İstanbul’dan Dr Yona ve Rifka çifti, İzmir’den Dr Şikkar, İstanbul’dan mütehassıs olarak gelen Dr Jak Filiba, Dr Leon Kohen,  stajyer Dr Refael Lombrozo, Dr Menahem Barokas. Bazı arkadaşlar kendileri Belinson ve Tel Haşomer hastahanelerini seçip ihtisasa başladılar Bunlardan Dr Selim Benzeray, Dr Albert Erseven, Rafael Halfon. Bizim gelişimizden evvel Berşeva hastahanesinde bir seneden beri ihtisasta olan sınıf arkadaşlarım deniz havasından mahrum Dr İzak Levi, Jak Kaneti, Davit Levi, İsrael Bezeişli, Marko Altaras, Afula hastahanesinde Dr Moiz vs...  
Bu şekilde İsrail hastahane kadroları Türk kökenli doktorlarla dolmaya başladığı gibi eskiden gelmiş daha yaşlı, kimisi servis şefi kimisi profesör kimisi mütehassıs olan Türk kökenlileri tanımaya ve kendimizi tanıtmaya başladık.

Artık bu memleketin suyuna havasına alışıp yaşamaya başladığımız bu üçüncü senede yirmi küsur senede inanılmaz bir ilerleme ile bütün Akdeniz memleketlerine ve dünyaya kendini modern teknolojisi ve ordusu ile kabul ettirebilen bu küçücük İsrail memleketi, tekrar Arap memleketlerinin savaş tehdidinde...
























27 Mart 2014 Perşembe

25 - Ver elini İsrail


Nihayet arzu edilen, edilmeyen gün gelip çattı. Doğup büyüdüğüm yüksek tahsil görüp adam olduğumu sandığım, beş yüz yılın üstünde mezhebime himaye verip yaşamını ve şahsiyetini koruyan Türkiye topraklarını bırakıyorum. Bebekliğim, çocukluğum, gençliğim tatlı unutulmaz güzel sıcak sımsıcak hatıralarım, arkadaşlarım bütün bunlar ne olacak? Bunları arkada bırakıp nereye gidip ne arayacağım, istikbalimi orda mı bulacağım? 450 senedir bu topraklarda yaşadık yeşerdik. Ölülerimizi burada gömdük, ziyaret ettik. Nedir bu düzensizlik? Nedir bu yeni dünyanın yeni düzeni?
Yönlendiğim yer Yahudi Milletinin iki bin senedir ona dönmek için gayret ettiği, acı kanlı harplerin neticesinde modern, yepyeni, sosyal hakları sinesine toplamış milletin Ortadoğu’daki İsrail Ülkesine gidiyorum.

Her Yahudi gibi benim de hayatımın kaderinde tekrar göç etmek varmış. Bu göç annemin, babamın
1949 senesindeki Galata yolcu rıhtımından çıkan, uzaklaşan Etrüsk vapurunun ufuklara dağılan baca dumanı ve rıhtımdakilerin vapurdakilere salladıkları mendil ve göz yaşları gibi oluşuna hiç benzemiyor. Yeşilköy Havaalanı salonları sesiz, insanlar dünyanın her tarafına uçmak için her biri kendi yönünde, ne ağlaşmalar ne bağırışımalar, göze çarpan tek şey bazı köşelerde kümelenmiş biz gibilerin birbirleri ile kucaklaşıp sessizce vedalaşmaları. En nihayet babamın yanaklarından dökülen göz yaşları ve eski tecrübesine dayanarak omuzuma koyduğu el ve nasihat sözcükleri.

Zaman aynı zaman değil, aradan otuz yıl gibi uzun bir zaman geçti. İsrail Devleti bütün güçlüklere, harplere rağmen gelişti, güzelleşti, Ortadoğu’nun en kuvvetli, en modern en demokratik, onu halen kabullenemeyen Arap memleketlerinin çıbanbaşı memleketi haline geldi. Bizleri tek ırgalayabilecek mevzuyu, hayatımız boyunca yalnız tarih kitaplarında kılıç ve top seslerini duyan bizlerin hakiki canlı olarak yaşanan harp memleketine giderken yaşın verdiği heyecan ve korkusuzluğa bağlı olsa gerek düşünmüyoruz.

Artık son kucaklaşmalar sessizce ağlaşmalar ve yanaklardan dökülen tuzlu üzgün yaşlar. Yeni memleket vazifesini bitiren kardeşime sarılırken içimdeki acayip hissim ‘onu ne zaman tekrar saracağım kucaklayıp kukusunu hissedeceğim, aramızdaki uzaklık bizlerin arkadaş olmamıza mani olacak mı? Onun özlemine dayanabilecek miyim? Artık bütün bunları düşünmek için vakit çok geç pasaport kontrolü, kısa bir bir yol ve bizler arkaya baka baka uçağın merdivenlerine tırmanıp kendimizi uçağın içine atıyoruz. Ne sallanan mendiller, ne Marmara’nın mavi suları, ne Sarayburnu köşesinde uzaklaşan vapurun istim ve son düdüğü ile ufukta kaybolan el sallayan insanlar. Düşünce ileride muvaffak olup tekrar büyüyüp yeşerdiğimiz memleketimize gelip herkese kendimizi göstermek.

Uçak bütün kuvveti ile burun verip ufuğa uçmağa başlaması ile iki saat gibi kısa rahat bir uçuştan sonra Tel Aviv hava alanına tekerleklerini sürttüğünde içim bir hoş iken ben Janti’ye, Janti bana bakarken sanki biz birbirimizi sevdikten sonra hiçbir güçlük bizi yolumuzdan edemez demek istercesine sarıldık, sarıldık.

Uçak kapısından çıktığımızda suratımıza Antalya Hava alanına indiğimizde hissettiğimiz sıcak rüzgâr bizlere hoş geldiniz, bu Hamsindir dercesine karşılandık. Memleket göçmen kabul eden olduğundan biz ve diğer doktor arkadaşlar ve hanımları ile birlikte muhaceret kısmına alınırken etrafta alışagelmediğimiz yüksek sesle konuşmalar, karşıdan karşıya müzakereler, el ve kollarla konuşmalar ve anlamadığımız motorize kutsal İbrani lisan. Sıra halinde olan bölünmüş kısımlara girip muhacirlik işlemlerini tamamladıktan sonra diğer doktor arkadaşlarla birlikte numaraları birbirini takip eden kırmızı muhacir kartları ve bir miktar başlangıç harçlık parası aldıktan sonra merakla İbranice olarak isimlerimizin nasıl yazıldığına baktığımızda birbirimizin yüzüne bakıp gülerken heyecandan yüksek sesle Türkçe konuşmaya başladık. Etrafımıza baktığımızda bizlere dikkat edip kızan kimseyi göremedik. İşte istediğimiz demokrasi serbestlik.

Bütün muameleler bitip hava alanından çıktığımızda arkadaşlarım Sohnut’un yönlendirici adamı ile Aşdot diye tanınan yerin ’’Ulpan Akademaim’’ lojmanına gitmek için taksiye binerken bizleri amcam ve Jantinin ablası karşılıyorlar. Her ne kadar sevinç ve güleryüz ile karşılanıyor isek te içimde acayip bir his  ‘’senin ne işin var, bilmediğin bu memlekette, tanımadığın bu insanların evlerine yeni evli olarak girip onları rahatsız etmek’’ diyor.

Niçin bizler de diğer arkadaşlarımla beraber gitmedik düşüncesi o akşam beni uyutmadı. Ancak yaşın verdiği tecrübesizlik, arkada bıraktığımız bizlere tembihleri ve nasihatleri ve aile terbiye ve bağları bizlerin bu yeni memlekette ilk yanlışlarımızı yapmamıza sebep oldu. İlkokul ve liseden kalan hafif İbranice lisanımın bana verdiği cesaretle ilk gün sabahında millete derdimi anlatmaya yeterli olurken Janti’nin de tercümanı oldum.

Sabahın orta saatlerinde etrafı tanımak için Bat Yam’ın deniz kenarına doğru gittiğimizde buranın yepyeni apartmanlar, genç insanlar, deniz karşısı küçük gezinti şeridi, mavi ve dalgalı bir denizle karşılaştık. Memleketin ilk misafir günlerini geçirdikten sonra biran evvel bulunduğumuz evi terk edip kendi köşemizi bulma zamanının geldiğini hissetmeğe başladım bu anda biran evvel de iş bulma çarelerini aramaya başladım. İlk adım babamın kardeşi Yafodaki Gantamar kısmında olan bakkal dükkânındaki müşteri tanıdıklığı ile deniz karşısındaki DONOLO hastahanesinin iç hastalıklar servisinde bir yer ayarlandı. Nihayet sevdiğim hastahane kokusuna ve koğuşlarına kavuşuyorum.

Sıcak bir akşamüstü Bat Yam’daki emlakçıları dolaşırken önümüzde lise arkadaşım Moriz Razon’a rastlamamız o andan itibaren her şeyin daha çabuk ve daha düzenli gitmesine sebep oluyor. Ne demişler, parada zengin olma, arkadaşta zengin ol. Artık kendi kiraladığımız güzel evimizde istediğimiz zaman yıkanır istediğimiz zaman kalkar, istediğimiz şeyi yer, istediğimizde güler istediğimiz zaman sevişir ağlarız.

Denildiği gibi kolay bir memleket seçmediğimiz her şeyi ile belli oluyor. İnsan mantalitesini hemen kavramak çok güç olmasına rağmen kendimizi yeni komşularımıza sevdiriyor ve yavaş yavaş onlar gibi sıcağın verdiği gereklilikle şort ve atletle sokağa çıkar olduk. Janti ortama uyabilmek için bütün vesait güçlüğüne rağmen haftada iki gün Tel Aviv’deki Ulpan Meir dershanesine gidip lisan öğreniyor. Evimiz gayet rahat ve ferah eşya olarak şimdilik Türkiye’den getirdiğimiz yatak odasından ayrı mutfakta bir masa ve dört iskemleden başka salonda düğün hediyemiz olan bakır sinelin karton kutuların üstünde olmaları bize birazcık memleketi ve özlemi gideriyor.

Artık Bat Yam yavaş yavaş Türkiye’den göç edenlerin buraya yerleşmeleri, yeni eski arkadaşlıklar yenilenmesi, eve gidip, gelişler ile Türkçe lisanı her şeye hâkim oldu. Gelenlerin çoğu bizim gibi üniversite mezunları olup birçoğu evliliklerinin ilk adımlarını bizim gibi burada atıyorlar. Gaye hem İsrail gibi yeni, modern, ilerlemekte olan Yahudi memleketinde olmak ve aynı zamanda aile ve kendilerine muvaffakiyetlerini ispat etmek. Herkes için bu başlangıç çok zor fakat yıkıcı değil.

Geçen seneler zarfında dirsek çürütüp, kafa kırıp muvaffakiyetle alınan üniversite diplomaları biraz sonra Tel Aviv’deki Tahta Kale üniversitesi sayılan Levinski üniversitesinde açtıkları dükkânların duvarlarına bir gurur işareti olarak asılıyor. Bunu yapamayanlar çoktan bu diplomaları dolapların derin bir köşesinde veya köşedeki kutularda bırakıp unuttular.

Herkesin tek amacı gençliğin verdiği güç ve heyecanla biran evvel muvaffak olup geçinip ispat etmek.
Bütün güç ve sıcağın verdiği sıkıntılara rağmen artık Türkçe lisanından başka televizyon ve radyolarda haberler dinleniyor. Başka çare yok, ya bu deveyi güdersin ya da bu diyardan gidersin.

İlk altı ay Donolo hastahanesinde bedava nöbet ve az bir maaşla istemediğim dâhiliye servisinde çalıştıktan sonra en nihayet çok özlediğim cerrahi mesleğim için Ramla semtine yakın olan Assaf Harofe Hastahanesine kabul edildim. İsrail’deki buna benzer bütün devlet hastahaneleri bir birlerine yapı itibari ile benziyor. Baraka sistemi. Bu sistem İsrail Devleti kurulmasından evvel burada hükmeden İngilizlerin sistemi... Barakalar birbirlerine çok yakın çok hafif tahta ve betondan inşa edilmiş, birbirlerine dar beton prozdor ve saçtan yapılmış V şeklindeki damlarla bağlanıyor. Hastahane eskiden okaliptüs ağaçları arasında bir İngiliz askeri kampı imiş. Hastahane yaşamakta olduğum Bat Yam’dan gayet uzak gidiş gelişlerimi hastahanenin verdiği personel servisi olan iki taraflı ve ortasında uzun oturma sıraları olan kamyonla sabahın altısında ve dönüşü nöbetçi olmadığım günlerde öğlenden sonraları saat dörtte yapıyorum. Dediğim gibi kolay bir zaman değil fakat muvaffak olmak arzusu her şeyi unutturup siliyor.

Hastahane eski bir yer olmasına rağmen temiz ve daima bu baraka ve prozdorlar boyanıp duruyor. Bunun nedenini sorduğumda cevabını hemen almış oldum. MİLLET ÇALIŞMALI VE GEÇİNMELİ.
Tabiat insan vücudunu öyle bir şekilde yaratıp geliştirdi ki bütün mahlûkların en mükemmelini kıldı. Bu mükemmel bütün herhangi bir şekilde hasar gördüğü bir anda onun tamirini tababetin cerrahi dalına emanet etti.

Cerrah, ona tabiat tarafından emanet edilen bu harikanın tamir ve bütünlemenin icrası için gayret eder. Bunu ameliyathane dediğimiz hastahanenin en kutsal yerinde yapar. Cerrah bu kutsal tapınakta ilkin kutsal sessizliğini hissettikten sonra en yakın arkadaşı anestezi doktor arkadaşından iznini ve duasını istedikten sonra neşteri elinde tanrıdan kendine ve hastasına yardım duasını ettikten sonra pür dikkat lüzumlu ameliyatına başlar. Bu mukaddes vazifeyi yapıp bitirdikten sonra tapınaktan çıkarken hakkı olan tam bir primadonna gibi çıkar, böyle hisseder ve hareket eder. Bu tapınağın kutsal havasını bozmak için hiçbir kimseye ve hiçbir şekilde hak tanınmaz. Zira bu böyle gelmiştir ve böyle devam edecektir.

Cerrahide bir gerçek vardır. Her cerrahi müdahale hasta için büyük müdahaledir. Küçük müdahale yoktur. Küçük cerrah vardır. Ameliyat öncesi hastanın hissettiği korkuyu anlamak ve anlatmak o kadar zordur ki inandığı, itimat edip mukaddes vücudunu teslim ettiği kışı olan cerrah onu rahatlatır inandırır. Hasta itimadı kırıldığı veya güven duymadığı cerrah ve doktora ne gelir ne de ismini hatırlar.

Artık çok sevdiğim ve hasretini duyduğum ameliyathane kokusu ve projektörlerine kavuştum. Ameliyathane uzun bir koğuş ve dört tane ameliyathane odası ve tel örgülü,  buzlu camlı pencereleri arı kovanı gibi çalışan, genel ortopedi, jinekoloji, kulak burun ve bütün genel cerrahi ameliyatlarını yapan bir yer. Zaman geçtikçe herkes beni, ben herkesi tanıyor ve çok seviliyorum.  Neden olmasın. Ben ameliyathaneyi en kutsal bir tapınak olarak kabul edip, içinde çalışanları kutsal görüp onlara saygı ve hürmet ettikçe onlarda bana karşılığını veriyorlar. Ameliyathane odalarının hepsinde klima aleti olmadığı için yazın tel örgüye bağlanarak açık pencerelerle etrafa baka baka ameliyat yaptığımız günler az değil ve hepsi muvaffakiyetli.

Bütün bunları görmek için ne vakit ne de sebep var.  Burada modern ileri tababeti görüyor, öğreniyor ve ilerliyorum. Servis şefim babacan, güler yüzlü, eskiden Almanya kamplarından çıkmış altmış yaşlarında tombul tombul elleri sol kolunda Alman kamplarında verilmiş numara tauajı olan çok bilgili ve maharetli ameliyatlar yapan bir insan.
Servis yalnız genel cerrahi değil aynı zamanda bütün üroloji vakalarını görüp tedavi ettiği için bir taşla iki kuş tutuyorum. Servisteki çalışma şeklim servis hastalarının kabulü, diş poliklinik hasta kabul ve görülmesi, haftada üç gün sabahtan akşama kadar ameliyathane ve onun arkası haftada üç veya dört gece nöbetçi...

Bir iki hafta serviste çalıştıktan ve ona ameliyatlarda asistanlık yaptıktan sonra bir akşamüstü yarın bu hastanın safra kesesi ameliyatını yapacaksın dediğinde acaba İbranicem iyimi? İyi duydum mu? Kendi kendimi kontrol ederken hemen gözlerimin önüne eski Amerikan hastahanesindeki şefim Jül Barbut geldi. Demek ki artık asistanlığım safra kesesi ameliyatı için yeterli hale geldi. Sevincim ve heyecanım sonsuz, korkum da o kadar.

Bu memleketin vatandaşlarına vermiş olduğu sağlık sigorta şekli bizim Türkiye’de hiç tanımadığımız bir şekil ve teşkilat. Her İsrail vatandaşı kanuna göre vatandaş olduğu günden itibaren sağlık bakımından garantili olup Kupat Holim denilen sigorta şirketine bağlıdır. Bu sigortanın aidatı her ay kazandığı aylığından kesilir. Hasta doktor görmek istediği anda bu şirketin her şehir ve köyde var olan şubesine gider muayene olur ilacını alır ve para vermez. Gören doktor ihtiyaç gördüğü takdirde muayene ve laboratuvar bilgileri ile birlikte ya devlet veya Kupat Holim hastahane dış polikliniklerine veya acil servise yollar. Bundan başka hasta kendisi ihtiyacına göre şahsi olarak acil servise müracaat edebiliyor. Bu şekil bir teşkilat vatandaşına sağlık bakımından hem büyük bir ferahlık hem de doktor için erken teşhis ve tedaviyi sağlıyor.

Yeni evimizde artık pek yalnızlık hissetmemeğe başladık. Her yeni göç eden arkadaş, dost ve tanıdıklar evi doldurmağa başladılar. Kısacası kazika de Moşe Rabinu. Herkesin yeni muhacirlik problemleri, memleket özlemi, aile haberleri, yemek sohbetleri, hepsi Türkçe ve arada olur olmaz fıkralar, kelime oyunları, gülmeler, gülüşmeler, gençliğin verdiği heyecan ve sevinç devam ediyor.
İlk yılbaşı gecesi henüz sandıklardan çıkarılan smokin ve uzun şık kıyafetlerle yine bizim evde yapıldığında komşular hep beraber koridora dizilip gelenleri abuk abuk seyrederken dedikleri tek şey, ne bu? Purim bayramına daha iki ay var! Böyle kıyafetler ve tantanalar İsrail’de ne zaman göreceğiz? Burası şimdilik meçhul...

Hastahaneye gidip gelmek, gittiğim hastahanenin servis şekli,  zamanın geçip vergisiz araba hakkımın kaybolma tehlikesi yüzünden Türkiye’den bize verilmiş olan paranın bir kısmı ile araba almağa karar verdik. Mesele şimdi hangi arabayı almak... Ben hayatımda araba kullanmış bir insan olmadığım için bir müddet şoför kursu gördükten sonra arkadaşlarla uzun uzun münazaralardan sonra ve bir sürü araba broşürleri topladıktan sonra karar kılındı, en küçük arabalardan W.Wagen. Fakat aynı fiyata çok yakın olan Fransız arabası Peugeot’ya kararı arkadaşım Moriz ve İsmail verdiler. Araba gözümde o kadar büyük göründü ki boyu rüyalarıma kadar girdi. Arabayı aldığımız gün direksiyona geçtiğimde elim ayağım zangır zangır titreyerek evin önüne zorlukla getirebildim.  Akşam gözüme uyku girmiyor her an sanki arabayı çalıyorlar hissi ile habire kalkıp pencereden aşağıdaki arabamı seyrediyor, küçük çocuk gibi seviniyor ve yarın sabah nasıl hastahaneye gideceğimden korkuyorum. Artık evimiz ve arabamız var, işler yavaş yavaş rayına oturmaya başladı.